 |
|
Yaş haddinden emekli olmasına rağmen Şehir
Tiyatrosu oyunlarında konuk sanatçı statütüyle görev almaya
devam eden Erol Keskin tiyatro çalışmalarının yanı sıra sinema
ve televizyon filmlerinde rol alıyor, seslendirme yapıyor.
İki yıl süreyle tiyatronun Genel Sanat
Yönetmeni olarak da görev yapan Erol Keskin'in gerçekleştirdiği pek çok belgesel halen
televizyon kanallarında oynamaya devam ediyor. |
|
GÖREV ALDIĞI OYUNLARDAN
BAZILARI |
|
Modigliani
Herkes Aynı Bahçede
Kral Lear
Gazete Gazete
Antonius ile Kleopatra
Montserrat (Yönetmen)
Halay (Yönetmen)
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
Yaşlanmayan
hakiki aktör
Semih Kaplanoğlu'nin ilk filmi Herkes Kendi Evinde'nin İstanbul
Film Festivali'nde aldığı üç ödülden biri En İyi Erkek Oyuncu'ydu.
Ödül, 50 yıllık tiyatro ve sinema sanatçısı Erol Keskin'in eline
tabii ki çok yakıştı. Asık suratlılığından (!) dolayı kolay kolay
ödüllendirilecek biri olmadığını düşünse de ödülleri alkış olarak
kabul eden Keskin, ‘‘Benimle ilgili bilgileri kimsenin merak
ettiğini sanmıyorum’’ dedi ve yanıldı. Biz merak ettik ve kapısını
çaldık. Bando neferlerinin bacaklarının arasından Atatürk'ü seyreden
küçük çocuğun, eski gemicilerden aldığı oyunculuk yeteneği;
deneyimli bir aktörün geçmişe, hayata, sanata bakışı; çeşitli
morfolojik açıklamalar ve ilginç anekdotlardan oluşan sohbet, beni
çok etkiledi. Filmin etkisinden henüz kurtulamamışken, sanki Nasuhi
sırt çantasıyla geri gelmiş de, bilgece konuşuyor gibi hissettim.
İnsan bir sanat alanına 50 yıl emek verirse, onun gibi filozof
oluyor demek. Erol Keskin, sahiden Herkes Kendi Evinde'nin 80'lik
Nasuhi'si gibi bilgece konuşuyor. İnsana, tiyatroya, hayata ilişkin
vardığı yerler kadar, onları aktarışı da büyüleyici. Hele,
çocukluğumuzun Radyo Tiyatrosu günlerinden kalma, 70 koca yıla
rağmen yaşlanmamış o tanıdık, karizmatik ses olunca... Hem
filozofluk ona yakışıyor. Ne de olsa akademide iç mimarlık okurken
amatörce tiyatroya başladığında ilk rol aldığı oyun Antigone
tragedyasıydı; rol arkadaşları da hayatlarında onun gibi ilk kez
sahneye çıkan Vedat Demircioğlu, Çolpan İlhan ve Pekcan Koşar'dı.
Sonra hepsi, hayatımızdaki önemli oyuncular oldu.
Aslında Keskin, çocuk ve genç olarak İstanbul Tophane
sokaklarında koştururken böyle bir hayat sürme fikrinden çok uzaktı.
Tophane, Pera'nın denize yakın kısımlarında, Rumları, Ermenileri,
İtalyanları, hatta Arapları, Süryani'leriyle çok kültürlü, çok
inançlı, çok dilli bir semtti. Gemicilerin yüzyıllar önce anlattığı
inanılmaz olaylar, maceralar kalmamış olsa bile, ruhlarının hala
gezindiği bir liman kenti havasındaydı. Keskin'e göre bu gemicilerin
her biri karaya indiğinde meyhanelerde başlarına gelenleri anlatır;
birer meddah kesilirdi. Herkes Antik Yunan'dan geldiğini sanırdı ama
asıl Batı Avrupa Tiyatrosu'nun temeli, bu ‘‘gemici-meddah’’ların
performanslarıydı.
Kimbilir bu ruhların gezindiği havayı soluduğundan mıdır nedir,
küçük Erol daha ilkokul çağındayken, arkadaşlarını toplayıp,
Yavrukurt dergisine bakarak yarattığı Karagöz'leri oynatırdı
kömürlüklerde. (Yıllar sonra Minyatür sanatıyla birlikte Karagöz'ün
de belgeselini çekti, ama İsveç'e giden kameramanla birlikte
kayboldu o film). Bir yandan Alkazar Sineması'nda 3,5 saatlik 32
kısım tekmili birden Amerikan filmlerini seyreder (ve oradaki don't
move'dan esinlenme) dekman'cılık oynadı. Bir yandan da bando
neferlerinin bacak arasından seyrettiği, Atatürk'ün Tophane
Rıhtımı'nda İngiliz Kralı'nı karşılayışını kazıdı belleğine. Bir
yandan ise resim çizerdi. Ama daha küçükken en favori mesleği
mahalle çöpçüsününkiydi; çünkü onu çöp arabasını çeken beygirin
üzerine oturtur gezdirirdi. Annesi tarafından, her söylediğinde
susturulan çöpçü olma isteği, gençliğinde Seyr-ü Sefa İşletmesi'nde
(Denizyolları) deniz malzemesi uzmanı olan babasının da etkisiyle
açık deniz kaptanlığına dönüştü. Ancak olmadı.
TİYATRO, ZANAAT
Böylece, Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Herkes kaptan
olamayınca akademiye girmez elbette, ama o bir yandan içmimarlıkta
okurken, bir yandan oyunculuğa neden yöneldiğini hatırlamıyor,
‘‘Belki de gösteriş merakındandır’’ diyor. Yalnız içmimarlıkta
dekora, kostüme yöneldiğini biliyor. Ama bugün, yüz civarında rolün
altından başarıyla kalkmış bir sanatçı olarak ‘‘oyunculuğun’’
anlamını, işte son filmindeki Nasuhi gibi yorumluyor: Ona göre
yaptıkları sanat değil, zanaat. Çünkü sanat, her zaman vuku bulan
bir şey değil. Bir uğraşı sürdürüyorsun, o yoğunlaşıyor, bir noktaya
geliyor ki o an sanat oluyor. Bir uğraş, ihtiyaç olarak düşünmek
gerekiyor tiyatroyu. Hayatın ölümle sonuçlanan bir oyun olduğunu
bilen insan, günlük hayatında oyun oynuyor. Oyunculuğu toplumsal
kurallarla belirlendikçe kurumsallaşıyor, giderek tekrarladığı için
de sıkmaya başlıyor. İşte o zaman hissediyor insan, ekstra bir
yaşamı seyretme ihtiyacını.
Sinema da tiyatroyla birlikte hep varoluyor hayatında; hatta
tiyatrodan önce, Lütfü Akad'ın İngiliz Kemal filminde küçük bir rolü
var. Pek çok sinema filminde oynuyor, çocukluğumuzun Radyo
Tiyatroları'nda görev alıyor, radyo televizyona yenildiğinde ise
dublaj sanatçılığına geçiyor. Fonda hep tiyatro olsa da, filmlerdeki
karakter rolleri, yazdığı -ve ödüllü senaryoları, yönetmen
yardımcılıklarıyla sinemada ve sonra televizyon dizilerinde
‘‘sanatını’’ sürdürüyor. Tiyatro ve sinemayı birbirinden ayırmıyor;
ikisi de toplumsal. Dışarıdan çok deneyimli görünse de her oyuna
başlayışında ilk kez oynuyormuş gibi hissediyor; yoksa oyunun tadı
olmuyor ki. Kendi kendine beğenmediği bir şeyi başkasına yutturmaya
çalışmanın aptallık olduğunu biliyor. Her gün oyununu geliştirmenin
önemini çoktan kavramış. Bu yüzden ‘‘Of bu oyun da çok uzadı,
sıkıldım’’ diyen bir oyuncu olmamış hiç.
ASIK SURATLI, SEVECEN
Komşusu Semih Kaplanoğlu'nun Nasuhi rolünü teklif etmeden önce
gizlice takip ettiği Keskin, Dormen Tiyatrosu'nda başladığı tiyatro
hayatını, birkaç yıl önce emekli olduğu Şehir Tiyatrosu'nda
sürdürüyor. Bir yandan oyunculuk yaparken, bir yandan kurucularından
olduğu Sahne Araştırmaları Laboratuvarı'nda ‘‘tiyatronun
antropolojisi’’ üzerine çalışıyor. Aynı zamanda Eskişehir Anadolu
Üniversitesi ve Akademi İstanbul'da yoklama yapmayan, sınıfta
kalmayı ya da geçmeyi öğrenciye bırakan bir öğretim üyesi. Daha
bitmedi; sahneye koymayı ve oynamayı düşündüğü iki oyundan sözediyor
heyecanla. Evet biraz asık suratlı, çekilmesi zor bir adam:
‘‘Gülünecek o kadar şey var ki hayatta, acı acı gülmek de dahil,
yorulursunuz. Benim yüzümden düşen bin parça olur. Çünkü hep kendimi
kaptırarak bir şey düşünüyor olurum’’ diyor. Haksız olmadığını da şu
anekdotlarla kanıtlıyor: Nişanlandığının ertesi günü İstiklal
Caddesi'nde karşılaştığı nişanlısı Suna Hanım'a ‘‘merhaba’’ deyip
geçmiş. Aynı şekilde trafik kazası geçirip Üsküp'te bir ay hastanede
yattıktan sonra döndüğü İstanbul'da, yolda rastladığı babasına da.
|