BANYO TIPASI
Uzun bir öykü
Yazan : Can Doğan
 
e-mail için tıklayın
SAYFA 1 2 3 4 5 6 7

WORD BELGESİ OLARAK YÜKLEMEK İÇİN LÛTFEN BURAYI TIKLAYIN.

BİRİNCİ SAYFA

Köprüden geçmek için gereken parayı arabanın konsolüne savurdu sinirle. Bozuk parası yoktu. Gişede paranın üstünü almak için beklemek zorunda kalacaktı. Sevimsiz olacağı kesin olan gişe memurunun kadın olması için dua etmeye başladı. Gişedeki memur kadınsa, ona çapkın çapkın gülümseyip "İyi geceler Hanımefendi" demeyecek, en suratsız haliyle eline paranın üstünü tutuşturacak ve yeşil ışığı yakan düğmeye basacaktı. O da "çınnnnnn" sesini duyup gaza basacaktı. Oysa üç beş dakika önce gaza basmamak için neler vermezdi..

Bir arabanın gaz pedalına basmamak zamanı durdurabilir miydi acaba... I-ıh, böyle bir şey arabayı durdurabilirdi ama zamanı durduramazdı.

Hırsla bastı gaz pedalına ve gişedeki memurun cinsiyetinden habersiz geçti köprünün öte ucuna. Eli kasetlerin olduğu torpido gözüne uzandı. Çok sevdiği "Çingeneler Zamanı" filminin müziklerinin olduğu kaseti buldu, kaseti arabasının teybine soktu ve sesi sonuna kadar açtı.

Evine gideceği yolla İzmit'e doğru giden yol ayrımı tabelasını geçerken kendi kendine güldü. Ayağını gazdan kaldırmaya cesareti yoktu. Ve İzmit'e doğru sürmeye başladı kaplumbağasını.

İzmit...

İzmit çok önemliydi. Çünkü o çok sevdiği, ama Allah'ın cezası demekten de geri kalamadığı İstanbul'u ne zaman terketmeye kalksa İzmit'den geçtiğine göre, bu İzmit'de bir iş olmalıydı... Gebze'yi geçerken kafasını niye İzmit'e taktığına taktı bir süre, sonra yine güldü, "Kafa benim değil mi, takarım takarım. İster İzmit'e takarım, ister..." Böyle bir cümleyi, evindeki çok sevdiği demode bilgisayarının başında yazıyor olsaydı "ister" kelimesinden sonra üç nokta koyacağını düşünerek "ister" dedi ve kendi kendine bile düşünmeyi yasakladığı şeyleri düşünmemeye karar verdi... Olmadı.. Beceremedi..Tıpkı evine giden yola sapmayı beceremediği gibi...

Bir yıl kadar önce, çalıştığı gazeteden çıktığı dakikaları düşünmeye başladı..

* * *

Bütün işlerini bitirmiş, eskilerin deyimiyle "İşini yapmış olmanın gönül rahatlığıyla" gazeteden çıkıp evine gidebilmek için kendinden altı yaş büyük olan kaplumbağasına doğru yürümeye başlamıştı... Otoparkta Genel Yayın Yönetmeni son model arabasının başında küfür kıyamet bağırıp çağırıp çağırıyordu. Merakla yaklaşıp:

"Hayrola" demek hatasına ve bahtiyarlığına erişmişti... Kulakları kendi ağzından çıkanları pek duymayan Ali, son model arabasının annesiyle ilgili cinsel fantazileri hakkında genel bir açıklama yaptıktan sonra:

"Ulan şu boktan teneke yığınına dünyanın parasını ver ondan sonra da ortada kal.." diye başlayan ve arabayı üreten çekik gözlülerin ırkı, atalarının yanı sıra arabayı ithal edip kendisine "kakalayan" kaytan bıyıklı "vatan haini"nin kızı, kız kardeşi, eşikteki, beşikteki akrabaları hakkında cinsel bilgiler veren küçük konuşmasını hatırladı... Ve sonra da kendi söylediği bir kaç kelimeyi...

"İsterseniz sizi ben bırakayım."

"Sahi bana bu iyiliği yapar mısın?" İnanamıyordu. Genel Yayın Yönetmeni konuşmuş ve bu konuşma sırasında cinsel fantazilerinden hiç söz etmemişti... "Sahi bana bu iyiliği yapar mısın?"

Ali son olarak bu cümleyi telaffuz ettikten sonra son model arabasının tekerleğine bir tekme atmayı ihmal etmeden kaplumbağa'nın sağ ön koltuğuna kuruldu... Aslında gazetenin binası şehrin hayli dışında olduğundan, arabası olanların ortada kalanlarla servisi kaçıranları şehre götürmesi gibi bir adetleri vardı ama söz konusu olan gazetenin GGmlmklmklmklmklmkGenel Yayın Yönetmeni olunca olay gazetecilik deyimiyle "haber değeri taşıyor"du..

Kaplumbağa otuz yaşını aşmıştı ama saat gibi çalışıyordu. Hız göstergesindeki ibre sekseni doksanı pek aşmıyordu ama pekala da gidiyordu işte..

"Biliyor musun" dedi Ali, "Bu kaplumbağalar insanın cinsel fantazilerini yok ediyor."

"Niye?" diyebildi ürkek ve çekingen...

"Niye olacak, hız yapmıyor, patinaj çekmiyor ama insanı istediği yere götürüyor."

"Eh, işte, idare edip gidiyoruz."

"İdare edip giden sen değilsin şekerim. Kaplumbağa."

"Siz öyle diyorsanız öyledir. Ali Bey." dedi gülümseyerek...

"Ben öyle diyorum diye olur mu, mal meydanda işte."

"Yorum yok!" dedi hınzırca..

"Bir gazeteciyi kızdırmak için bundan daha iyi iki kelime bulamazsın! "Yorum yok!" Ünlem işareti."

"Sizi kızdırmak gibi bir niyetim yok.."

"Beni kızdırmaktan mı çekiniyorsun, yoksa benden mi?"

"Farkeder mi?"

"Farketmez mi?"

"Kimbilir."

"Bu konuşmanın sonunda karlı çıkacak tarafın ben olmayacağım kesin ama.."

"Niye?"

"Siz benim patronumsunuz da ondan.."

"Öyle mi?"

Aklından ortaokuldayken öğrendiği o feci laf geçiverdi "Öğle değil, akşam." Ama yanında oturan adam sahiden patronuydu.. "En azından ben öyle düşünüyorum." dedi kestirmeden. Ali pervasızca ve ortaokul düzeyinde bile olmayan cevabı yapıştırıverdi:

"Düşün düşün boktur işin..."

* * *

Gebze'nin geride kaldığını bildiren tabelanın yanından geçerken geride kalan zaman boyunca işin boka mı sardığını, yoksa bin kere başına gelse bin kere yaşamak için can atacağı şeyler mi olduğunu düşünmeye başladı... Hani hep derlerdi ya "Şimdiki aklım olsa." diye... O da öyle dedi... "Şimdiki aklım olsaydı..." Bu iş başladığında "şimdiki aklı" yoktu ve olup olacaklar kendi kendine oluvermişti...

* * *

Çekik gözlülerin yaptığı Ali'nin arabası tamircinin yorumuna göre bir haftalık bir bakım ve onarım gerektiriyordu. Ağzından çıkanı kulağı duymayan Ali de utanıp sıkılmadan:

"Pınar, bir hafta sana yazılıyorum. Beni medeniyetin olduğu bir yere bırak ondan sonra ben başımın çaresine bakarım." deyivermişti...

Pınar'ın hayatının bir haftasına Ali'nin keyfi yön verdi. Kimi günler geç vakte kadar Ali'nin işinin bitmesini beklemek zorunda kaldı. Oysa, o güne kadar gazetecilik deyimiyle "taşra baskısı dönmeye başladığında" Pınar evinin yolunu tutardı kaplumbağasıyla... Ve Genel Yayın Yönetmeni eziyetinin dördüncü günü, hayatı boyunca unutamayacağı günlerin birinci günüydü. Tıpkı her gece radyoda dinlediği "Bugün bundan sonraki hayatınızın ilk günü." diyen gevezenin söylediği gibi..

O Cuma günü, o cuma gününden sonraki hayatının ilk günüydü...

"Karnım çok aç." deyiverdi Ali...

"Benim de." Kelimeler Pınar'ın ağzından adeta dökülüvermişti. Çünkü Ali'nin işleri bitsin diye beklerken gerçekten acıkmıştı.

"Kaç gündür bana servis hizmeti yapıyorsun. Bunun mutlaka bir karşılığı olmalı."

"Sizin durumunuzda ben olsaydım, aynı şeyi siz benim için yapmaz mıydınız.?"

"Tabii ki yapmazdım." Pınar çok şaşırmıştı. "Tabii ki yapmazdım" lafı ağzından hiç düşünmeden, öyle kararlı çıkmıştı ki şaşırmamak elde değildi.. "İnan ki yapmazdım. Belki bir gün iki gün.. Ama ondan sonra, en azından geciktiğin zamanlar seni beklemezdim. Farkında mısın bilmiyorum ama dün gazeteden çıktığımda saat biri geçiyordu. Yani işin bittikten sonra yedi saatten fazla beklemişsin..."

"Farkında bile değilim.." deyiverdi.. "Gerçekten o kadar beklemiş miyim..." Kendini amirine yağcılık yapan biri gibi hissetti bir an. Öyle ya bu kadar saat beklemek, evinin kapısına kadar bırakmak olsa olsa terfi etmek için yağcılık yapmak gibi bir şeydi. Yüreğine su serpen de ağzından çıkanı kulağı duymayan Ali oldu...

"Siktiret" sana borcumu ödememe izin verirsen ikimizin de içi rahat eder."

"Ne borcu Allah aşkına. Benim yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı."

"İyi ya benim yerimde kim olsa da aynı şeyi yapar."

"Anlamadım."

"Biraz evvel karnının aç olduğunu söylemedin mi?" Düşündü.. Hakikaten böyle bir şey söylemişti..

"Söyledim."

"Bak, ulaşım ve beslenme. Bunlar olmadan hayatımızı sürdürmemiz imkansızdır. Sen kaç gündür benim ulaşım meselemi çözümlediğine göre şimdi de ben senin beslenme sorununu çözümleyeceğim. Böylece ödeşmiş olacağız."

Tam konuşmak üzere nefes aldı ki Ali lafı ağzına tıkayıverdi..

"Sakın bir tek kelime bile söyleme."

"Peki, patron sizsiniz..."

"Sıçtırtma şimdi patronundan. Ana rahmine senden bir kaç yıl önce düştüm hepsi bu." Pınar gülmeye başladığında Ali de gülmeye başladı.

"Ne yani, yalan mı.."

"Doğru..."

* * *

Kaplumbağa ile Hereke'den geçerken üç ay önce yaşadığı olayın matraklığını düşündü. Ali'nin sözleri aslında ne kadar da doğruydu. Belki ana rahmine Ali'den on yıl önce düşse o Ali'nin patronu olacaktı. Bu durumda Ali'nin arabası bozulsa onu şehre götürmeyi teklif etmek aklından bile geçmeyecekti belki de. Zaten Ali de "Önemli bir şey yok Pınar Hanım, hallederim." deyip kestirip atacaktı... Üstelik belki de altında Ali dört yaşındayken imal edilen Kaplumbağa olmayacak, zaman zaman çekik gözlülere kendi küfür edecekti. Hereke'yi geçerken bunları düşündü. Kendini Ali'nin yerine koydu. Ama bu olacak şey değildi ki. Bir kere o küfür etmekten hiç hoşlanmazdı. Üstelik fantazileri Ali gibi ana avrat da olamazdı. Bu sapıkça bir şey olurdu. Hadi küfür etmeye karar verseydi de "Anasını avradını" diye başlayamayacağına göre, "Babasını, kocasını" diye başlasa bu hiç olacak şey değildi. "Sahiden" dedi kendi kendine.. Bu küfürler neden hep kadınları taciz ederdi ki...Bir kadının "Babasını, kocasını" diye küfür ettiği görülmüş şey miydi... "Bırak şimdi bu feminist ayakları" diye kendi kendine güldü. En iyisi küfür etmemekti..

* * *

"Elektrik Bar'a gidelim." demişti Ali. "Harika bir yerdir. Hele bir domates çorbası vardır ki, yeme yanında yat."

Ali'nin tarifleriyle Elektrik Bar'ın önüne kadar gelmişlerdi. Fakat park edecek yer yoktu.

"Burada duralım." dedi Ali.

"Arabayı bırakacak yer yok."

"Ana rahmine benden on yıl önce düşseydin böyle şeyleri dert etmezdin.

"Anlamadım."

"Canım anlamayacak ne var.. Arabayı durdur ve anahtarı da üzerinde bırak. Gerisini de hiç düşünme.."

Uzun bıyıklı kahya tanımadığı arabaya doğru öfkeyle yaklaştı. Tam Pınar'ın penceresine doğru eğilecekti ki Ali arabadan indi ve emreder bir tonda..

"Hüseyin, bir iki saat kalacağız. Anahtar kontağın üstünde." dedi.

"Siz hiç meraklanmayın Ali Bey, ben hallederim." diyen kahya Pınar'ın boşalttığı koltuğa oturdu ve arabayı sürmeye başladı.. Pınar arabasının arkasından kala kalmıştı ki Ali hafif sitemli bir sesle..

"E hadi Pınar, zaten iki saat vaktim var onu da senin arabanın ardından bakmanla mı geçirmemi istiyorsun." deyiverdi.

"Şey, tamam." diyebildi Pınar.

"Buyrun Hanımefendi."

Ali en pes sesiyle şu son lafı etmese, sağ eliyle de yol göstermek için yumuşacık bir hareket yapmasa olmaz mıydı yani... İlk kez göz göze geliyorlardı. Ali'nin gözlerinin yeşil olduğunu, hem de gecenin bir yarısı ilk kez farkediyordu.. Uzun zamandır etrafındakilere emirler yağdırırken, fırça atarken gördüğü, herkesin, tabii kendinin de çekindiği, iki lafından birinde küfür eden, gazetede ve özellikle televizyonda yıldızı hızla parlayan Ali Bey'i ilk kez "Ali" olarak görmüştü bu lafla.. Ali... Olup biteceklerden habersiz ve savunmasız... Ali...

* * *

Kaplumbağanın benzini iyiden iyiye azalmış ve İzmit sınırını geçeli epey olmuştu... Az ileride bir mola istasyonu gördü. Orada bir kahve içip deposunu da fulleyip geri dönmeye karar verdi.. Kaplumbağası uzun yol otobüslerinin arasında minicik kalmıştı. Ama yine de onunla gurur duyuyordu. Öyle ya, onu hiç yolda bırakmamıştı.

Benzin şirketinin tulumunun üzerine deri ceket giymiş bir görevli kendine yaklaşıyordu.

"Abla" dedi, "Yıkamamızı da ister misiniz."

"Evet." dedi pek pazla düşünmeden. Arabanın anahtarını da adamın eline tutuşturdu. "Depoyu fulleyin, yağını mağını da kontrol edin."

"Sen hiç merak etme abla." Şu abla lafına içerlediği kadar da bir şeye içerlemiyordu yani. Adam kendinden hiç değilse on yaş büyük olmasına rağmen niye ona abla diyordu ki.. Canım diyordu işte. Ne vardı ki bunda. Yenge dese daha mı iyiydi yani..

"Bir kahve istiyorum." dedi self-servis tezgahının arkasındaki tombul kızcağıza.

"Nes kavesi mi?" "Yok fes kavesi." diye geçirdi aklından. Ama şimdi sırası değildi.

"Nes kahvesi."

"Süt de koyayım mı.."

"Ha?"

"Süt istiyor musunuz?"

"Evet, bolca koyun lutfen." Tombul kız sütlü nes kavesini hazırlayıp Pınar'a uzattı. Pınar parasını ödeyip masalardan birine oturdu. Oturduğu noktadan Tombul Kız'ı gözlemeye başladı. Kız o hantal gibi görünen bedeninden beklenmedik bir çabuklukla insanlara hizmet ediyordu. Karşısına biri geldiğinde gülümsüyor, müşterinin işini bitirdikten sonra yüzündeki gülümseme yok oluyordu. Taa ki yeni müşterisine gülümseyene kadar. Tombul kız aşağı yukarı kendi yaşındaydı. Ellerine baktı yüzük göremedi. Kız büyük ihtimalle bekardı. Çok daha büyük bir ihtimalle de bakireydi.. Sonra, bir ara, kız eğilip kalktıkça sallanan memelerine takıldı gözleri. Zavallı kızcağız o memelerin birileri tarafından okşanmasını ne çok istiyordu kimbilir. Bir bakışta aşık olacağı o beyaz atlı prensin kafasını o kocaman memelerinin arasına alıp uyumayı ne çok istiyordu kimbilir... "Galiba delirdim" diye geçirdi aklından bir ara. "Canım bana ne Tombul Kız'ın memelerinden. Hem belki de evli. Şu kasada oturan üç dört günlük sakallı ayı bu kızın kocası olamaz mı." Pekala da olabilirdi. Kızcağız biraz tombuldu ama hiç de fena değildi hani. Dağın başındaki bir mola istasyonu için armudun iyisiydi yani. Ve kasada duran ayının bu armudu yiyor olmasının tuhaf bir yanı yoktu... Tuhaf olan kendi kafasındaki armut ayı ilişkisiydi. Evet, Tombul Kız göze hoş görünüyordu, şirin bir kızcağızdı. Kasadakiyse pek de hoş değildi. Ama kim bilebilirdi Tombul Kız'ın bir cadı, kasadakinin de üç dört günlük sakallı yüzündeki memenetsizliğe rağmen dünyanın en iyi insanı olmadığı.. En azından kendi bunu bilmiyordu.

Tombul Kız şöyle miydi, böyle miydi bunu bilemezdi elbet ama bildiği bir tek şey varsa o da sütlü nes kaveyi harika hazırladığıydı. Tam kıvamındaydı. Dudaklarını fincana her değdirdiğinde derin bir huzur yudumluyordu sanki.. Tıpkı Elektrik Bar'da yudumladığı buz gibi beyaz şarap gibi.

BİRİNCİ SAYFA SONA ERDİ,

DEVAM ETMEK İÇİN BURAYI TIKLAYIN

SAYFA 1 2 3 4 5 6 7