|
BANYO TIPASI |
|
. |
||||||||
|
YEDİNCİ SAYFA |
||||||||
|
"Hallo." "Hallo." "May I join you?" Pınar masasına oturmak isteyen ve kelimenin tam anlamıyla Türk işi İngilizce konuşan adama baktı... "Siz Türk değil misiniz?" "Evet." "E öyleyse neden İngilizce konuşma taklidi yapıyorsunuz?" "Özür dilerim, sizin yabancı olduğunuzu düşünmüştüm de.." "Sizin için yabancıyım ama ecnebi değilim." "Kelimelerle oynamayı seviyorsunuz galiba." "Bundan size ne!." "Oturabilir miyim?" "Hiç sanmı yorum.""En azından denememe izin verin." "Sıkarsın ama." "Gördüğüm kadarıyla sıkılmak için bana hiç ihtiyacınız yok." "Senin adın Ali mi?" "Ali'dir de diyemem, Ali değildir de. Bu duruma göre değişir." "Adımın Ali olduğunu nereden çıkardınız?" "Bilmem, hayatımda tanıdığım bütün sulu zırtlak adamların adı Ali'ydi de." "Ben sulu zırtlak biri miyim yani?" "Yalnız kalmak istediğim bir anda tepeme dikilip zorla masama oturmaya kalkan biri için daha iyi bir sıfat biliyorsan söyle." "Demek yalnız kalmak istiyorsunuz." "Sakıncası yoksa." "Özür dilerim... Çok özür dilerim." Adının Ali olup olmadığı kesinlik kazanamayan adam reveranslar yaparak Pınar'ın yanından ayrıldı. Pınar şaşkınlık içindeydi. Bütün manyaklar onu buluyordu. Hatta Ürgüp'de bile. * * * Magazin Bölümünün dahili telefonu çaldı. Telefonu Fahri açtı. "Pınar, Ali Bey senle görüşmek istiyor." Ali'nin dahili telefonu kullanarak birilerini 'huzura' çağırması pek hayra alamet değildi. Pınar tedirginlik içinde Fahri'ye baktı ve telefonu alıp kulağına götürdü: "Buyrun Ali Bey.." "Pınar Hanım, lütfen odama kadar gelir misiniz." "Hemen geliyorum." Ali birini çağırmak için genellikle dahili telefonu değil salak sekreterini kullanırdı. Pınar telefonu kapattıktan sonra gözlerinde hafif bir tedirginlikle odadakilere baktı: "Çocuklar, içimde kötü bir his var ya neyse.." İçindeki o kötü hisle Ali'nin odasının kapısını vurdu ve içeri girdi. Odada Ali'nin dışında biri daha vardı. "Buyrun Ali Bey, beni çağırtmışsınız." "Pınar Hanım, Yılmaz Bey seninle tanışmak istedi." Pınar belli belirsiz bir tebessümle adamı selamladı. Yılmaz Bey müthiş teklifsiz bir tavırla: "Doğrusu siz magazinin yazarı değil konusu olmalıymışsınız Pınar Hanım... Ali'ciğim, gerçekten çok haklıymışsın. Bu kadar hoş bir hanımla karşılaşacağımı sanmıyordum." Adamın pervasız lafları Pınar'ı tedirgin etmişti: "Teşekkür ederim, iltifat ediyorsunuz." "Hayır efendim, ne iltifatı, gerçek bu... Buyrun, buyrun, söyle oturun." Pınar bir gözü Ali'de koltuklardan birine ilişti. "Rahat oturun rica ederim. Sizinle biraz konuşmak istiyorum hepsi bu." Pınar durumun anlaşılmazlığı içinde sakin olmaya çaba göstererek: "Buyrun, sizi dinliyorum." "Ben lafı fazla dolandırmaktan hiç hazetmem, hemen konuya girmek istiyorum. Dedikodu sever misiniz Pınar Hanım?" "Anlayamadım? ""Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Dedikodu sever misiniz diye sordum." Pınar kendiyle, hem de Ali'nin yanında bu şekilde konuşabilen adamın önemli bir adam olduğunu ve önemli adamlara karşı büyük oynanmalı diye düşünerek derin bir nefes aldı, koltuğa bi raz daha rahat kurularak cevap verdi:"Sevmek ne demek beyefendi, dedikoduya bayılırım." "Enteresan.." "Hiç de enteresan değil. Öyle değil mi Ali Bey?" Ali bu beklenmedik soruyu kekeleyerek cevaplayabildi: "Burada benim fikrimin önemli olduğunu hiç sanmıyorum Pınar Hanım." Göbeğini hoplata hoplata gülen Yılmaz Ali'ye döndü: "Azizim... Harika... İşte olay bu.. Bu iş olmuştur." Pınar Ali'nin suratındaki oğlu kolej sınavını kazanmış anne ifadesini görünce: "Mes'elenin ne olduğunu anlarsam çok mutulu olacağım." Ali gülümsemeyi bırakıp ciddi bir ifade takınarak: "Bu durumda Pınar Hanım, sizin için bir iyi bir de kötü haberim var. Hangisini önce duymak istersiniz?" "Tabii ki kötüsünü..." Lafa Yılmaz girdi.. "Gazetenizden kovuldunuz." "Anlayamadım.." "Anlaşılmayacak bir şey yok. Siz artık gazeteci değil televizyoncu oldunuz. Gazetenin televizyon kanalında bir magazin programı yapılacak, yapımcı ve sunucu olarak da Ali Bey sizi önerdi." Pınar biraz şaşkın, biraz sinirli Ali'ye baktı.. "Öyle mi?" Pınar'la Ali'nin arasında bir gerilim oluştuğunu hisseden Yılmaz Pınar'a döndü.. "Pınar Hanım, teklifim hoşunuza gitmedi galiba.." "Yoo, hayır." dedi Pınar, "Sadece gazetedeki görevimden ayrılmak istemiyorum hepsi o." "Ama iki işi bir arada yetiştiremezsiniz." "Bırakın da buna zaman karar versin Yılmaz Bey, üstelik gazeteyle televizyon ekibi ortak çalışırsa bu iki tarafında kalitesini arttırır." "Vallahi Pınar Hanım, siz Ali'nin söylediğinden de hızlıymışsınız. Neyse, ben artık gidiyorum. Siz en iyisi ayrıntıları Ali'yle konuşun." dedi ve uzun bir ayrılık muhabbetinden sonra çıkıp gitti. Pınar'la Ali başbaşa kalmışlardı. Pınar koltuğa oturdu ve ellerini ensesinden doğru saçlarının içine sokarak kafasını eğdi.. "Adamı neden dövmedin Pınar?" "İnanır mısın ben de buna çok şaşıyoru m?""Herifin sana yaptığı teklif için herşeyini verecek o kadar çok insan tanıyorum ki şaşarsın." "Ben de teklifi yapana değil de yaptırana her şeyimi veriyorum, bu az şey mi sence?" "Pınar, ne olursun bu Edebiyatı bırak artık. Sen hangi noktaya geldiysen kendi değerlerinle geldin." "Değerlerimin en önde geleni de bacaklarımın arasındaki şey, öyle değil mi?" "Sen galiba bugün ters tarafından kalktın." "Son bir kaç aydır akıl almaz şeyler oluyor. Bilmem kaçıncı sınıf bir muhabir olduğum gazetede birden bire magazin editörü oluyorum, durup dururken bir televizyon programı yapmama karar veriliyor ve bütün bunların arkasında bacaklarımın arasını özledikçe beni arayan Genel Yayın Yönetmenim var... Bak Ali, ben çocukluğumdan beri gazetecilik olmak istiyordum. Bu işi kendi kanatlarımla yapmaktan başka bir düşüncem yoktu. Bir yere kadar kendi kendime geldim. Sanra birden bire, Genel Yayın Yönetmenim bacaklarımın arasını keşfediverdi ve yıldızım parladı.""Bak Pınar...." "Televizyonda yapacağım ilk haber ne olacak biliyor musun? "Yıldızı müthiş bir hızla paylayan genç gazetecinin başarısının sırrı! Pınar kiminle fingirdiyor!.." Hoş, öyle değil mi?" "Bak yavrum, bunun bir haber değeri yok. Eğer, "Genç Genel Yayın Yönetmeni, Medyanın parlak yıldızı Ali arada bir fingirdediği sevgilisine kıyak çekti.." diye bir haber yaparsan daha çok izlenirsin." "Fingirdemek öyle mi?" "Bu benim söylediğim bir şey değil, biraz önce sen söyledin. Eğer aylardır yaşadığımız şeyin fingirdemek olduğunu düşünüyorsan benim söyleyebileceğim hiç bir şey kalmıyor. Yok eğer benim seni gerçekten, ama gerçekten çok sevdiğimi ve gazeteci olarak da müthiş bulduğumu düşünüyorsan o mutheşem götünü unut da şu programın ayrıntılarını konuşalım." * * * Ailesi de Ali de Pınar'a "balık" demekte hiç haksız sayılmazlardı. Suyu onun kadar seven bir başka insan var mıydı acaba. İstanbul gibi gün geçtikçe kuraklaşan bir şehirde bile günde iki kere yıkanmadan duramıyordu. Kendine ait bir ev tutmaya karar verdiğinde gittiği evlerde aradığı en önemli özellik büyük bir su deposu olmuştu.Ürgüp'de de durum farklı olmadı. Gece yatmadan önce yıkanmıştı ama kalkar kalkmaz ilk işi de kendini ılık duşun altına atmak oldu. Pınar'ın gözü bir ara vucudundan süzülüp banyo deliğinden akıp giden suya takıldı. Akıp giden sularla birlikte hayatındaki keyifsiz şeylerin de akıp gitmesini ne hoş olurdu. Bu olacak şey değildi. Olsa çok iyi olurdu ama olacak şey değildi... Otelin kahvaltı salonundaki açık büfede bir tek kuş sütü eksikti. Pınar biraz peynir, bir kaç dilim ekmek ve bir bardak da sıkma portakal suyu alıp boş masalardan birine oturdu. İstanbul dışında üçüncü günüydü. Nereye gideceğini bilmez bir halde yaptığı yolculuk onu taa Ürgüp'e kadar getirmişti. Bundan sonra ne olacağını da bilemiyordu. Bilmek istediğinden de emin değildi .Nereye gideceğini bilmeden gitmek. Hayatı boyunca hep böyle bir şey yaşamak istemişti. Şu andaysa bunu yaşamaktan alacağını umduğu keyfi alamamanın rahatsızlığı içindeydi. Darmadağınık bir yatakta başını Ali'nin omzuna dayayıp uyumak daha mı heyecan vericiydi acaba? Yalnızlığı seviyordu. Ama şu an yaşadığı gibi bir yalnızlık değildi onun sevdiği. Ali'yle otoparkta başlayan maceradan önce de hayatında bir sürü şey yaşamış, gözüne kestirdiği herkesi 'götürmüş' ama kendi içindeki yalnızlığından asla vazgeçm emişti. Gazetenin otoparkında başlayan ve bir türlü bir yerlere ulaşmayan macera, elindeki en önemli silahı alıvermişti. Yalnızlık..."Günaydın" Pınar başını kaldırdığında elinde kahvaltı tepsisiyle bir gece önce barda tepesinde dikilen adamı gördü yine.. "Günaydın" dedi adama. "Oturabilir miyim?" "Buyrun." Adam Pınar'ın karşısındaki sandalyeye oturdu. "Dün gece sizi kırdığım için özür dilerim. Anlarsınız ya, kafam hafiften kıyaktı." "Önemli değil. Artık böyle şeylere alıştım." "Beni utandırıyorsunuz." "Gecenin bir yarısı birinin tepesine dikilmenin insanı biraz utandırmasında şaşılacak bir şey yok." "Haklısınız." "İnsanların tepesine dikilmekten başka bir işiniz de var mı?" "Ben rehberim. Buraya da turla geldim." "Rehbersiniz demek." Pınar gülmeye başladı .."Komik bir şey mi oldu?" "Hayır, komik mi değil mi bilmiyorum. Gecenin bir yarısı beni rahatsız eden adamın rehber olması bana bir lafı hatırlattı da ona gülüyorum." "Neymiş o laf?" "Hani derler ya kılavuzu karga olanın diye, işte aklıma o geldi." "Ne yani, benim turistlerimin burnu.." "Tamam tamam, aklıma bir laf geldi hepsi bu." "İsterseniz bugün gurubuma katılın, çevreyi gezeceğiz." "Yalnız başıma dolaşmayı tercih ederim." "Yollar pek iyi değildir. Çok zaman kaybedersiniz." "Galiba bu teklifi değerle ndirsem iyi olacak.""Hareket yarım saat sonra." "Ha, dün gece adını söylememiştin." "Sen tahmin ettin ya." "Ne yani, adın Ali mi?" "Gözünüzdeki sulu zırtlak imajım değişene kadar öyle." "O dün geceki imajınızdı." "Şimdiki imajım ne?" "Sulu zırtlak değil." "Benim de adım Ali değil." "Ne peki?" "Cemal. Sizinki?" "Pınar." "Memnun oldum." "Neye?" "Adınızın Pınar olmasına." "Anlayamadım." "Hayatımda tanıdığım harika kadınların hepsinin adı Pınar'dı da." "Ben kaçıncıyım?" "Bir." * * * Gazetenin toplantı salonunda büyük bir heyecan vardı. Pınar'ın Magazin programının tanıtımı yapılacak, akşam yayınlanacak ilk bölüm büyük ekranda seyredilecekti. Saat öğlenin ikisi olmasanı rağmen beleş içki ve yemek lafını duyan bir sürü gazeteci, reklam şirketi temsilcileri, id areciler, yüz kişiyi aşkın bütün toplantılara katılmak zorunda olan bir alay maydanoz ve tabii ki başta futbol olmak üzere her konuda yazı yazan, otoyol suçlularının korkulu rüyası tuhaf sakallı adam da oradaydı.Salondaki davetlilerin daha film yayınlanmadan kendini tebrik etmeleri Pınar'ı biraz tedirgin etmekle beraber hoşuna da gitmiyor değildi. Üç haftalık yorucu bir hazırlığın sonucu 35 dakikalık bir program hazırlanmış ve kelimenin tam anlamıyla görücüye çıkıyordu ve Ali ortalıkta görünmüyordu. Pınar programını bu kalabalıkla değil Ali'yle başbaşa seyretmeyi ne çok istiyordu oysa."Bir ki bir ki." Mikrofonda Yılmaz Bey vardı. "Bir ki bir ki" diyerek kendince test yaptıktan sonra 'günün mana ve ehemniyetine binaen' konuşmaya başladı. "Yeni yayın döneminde önemli atılımlar yapan kanalımızın yepyeni bir programını böyle seçkin bir davetli topluluğu önünde tanıtmaktan gurur duyuyoruz. Bu programın bizce en önemli özelliği televizyonumuzun kaynağını oluşturan gazetemizin alt yapısından yetişmiş genç gazet eciler tarafından hazırlanmış olmasıdır. Geniş bir ekiple hazırlanan bu programı izlemeden önce genç yapımcısı ve sunucu Pınar'ı mikrofona davet etmek istiyorum." Alkış kıyametin ardından böyle bir konuşmanın yapılacağından habersiz Pınar mikrofona doğru yürüdü. Karşısında 'kaynanalar' vardı. Yaptığı işe binbir kulp takacağından emin bir sürü 'kaynana'."Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz sözünün doğruluğundan benim ve programı birlikte hazırladığımız arkadaşlarımın zerrece şüphesi yoktur. Onun için biz ne söylemek istediysek bunu programımızla söylemeyi yeğledik. Umarım beğenirsiniz." Konuşma dediğin şeyin bitmek bilmemesine alışkın davetliler bu bir kaç cümle karşısında afallayıp kalmışlardı. Konuşmanın bittiğini kimse anlayamadığı için alkış falan da yok tu. Pınar durumu anlayınca mikrofona bir kere daha eğildi: "Hepinize teşekkür ederim." Allahtan videoyu çalıştıran teknisyen durumu farketti ve ışıkları söndürüp filmi başlattı.Herkesin gözü ekranda, Pınar'ın gözüyse insanlarıdaydı. Müthiş bir müzik ve jeneriğin ardından Pınar görüntüye geldi. "Merhaba" diye başladı ve seyirciye soluk bile aldırmayan tempoda konuşmaya başladı. Görüntülerin hızı ve temposu da Pınar'dan aşağı kalır gibi değildi. "Başka kanalda daha iyi bir program varsa bizim programımızı s akın seyretmeyin.." Programın son sözü buydu ve salonda müthiş bir alkış koptu... Pınar kendi kendine "Galiba becerdik." dedi ve bir köşeye sinmiş insanları seyreden ekip arkadaşlarının yanına seyirtti. Hepsi gol atmış futbolcular gibi sevinmek istiyorlardı ama bu ayıp olurdu. Alttan almak en iyisiydi. Onlar da öyle yaptılar doğal olarak.Tebrikler, tebrikler, tebrikler... O güne kadar tanımadığı bir sürü insan ıslak ıslak yanaklarını öpüyordu. Tebrikler, tebrikler, tebrikler... Derken gazetenin ofisboyu göründü, elinde son derece şık bir paket vardı. "Pınar Hanım, biri bu paketi size bırakmış." "Teşekkür ederim." Pınar paketi aldı ve şık paketi açtı.. Şık paketin içinden paketten de şık bir mücevher kutusu çıktı. Paketin kimden geldiğini tahmin eden Pınar arkadaşlarının meraklı bakışlarından rahatsız oldu ve biraz uzaklaşarak kutuyu açtı. Kutunun içinde bir banyo tıpası ve zinciri vardı. Milyarlık bir hediye bile Pınar'ı bu kadar mutlu edemezdi. Bütün yorgunluğu geçmişti... Arkadaşlarının yanına döndü, on dakika sonra herkesi odasında görmek istediğini söyledi salondan çıkıp odasına yöneldi... On dakika sonra bütün ekip Pınar'ın odasındaydı. Pınar bütün ciddiyetini takındı ve konuşmaya başladı: "Sevgili arkadaşlar, şu kadarını söyleyeyim. Aaaaaaaaa!" Arkadaşları da ona uydu ve bağırmaya başladılar: "Aaaaaaaaaaa!" * * * Milyonlarca yıldır doğanın, binlerce yıldır da insanların yarattığı inanılmaz derecede etkileyici tarihi ve doğal zenginliklerin bunca kaynaştığı başka yerler de var mıydı acaba... Sekizinci, onuncu yüzyıllardan kalma harika kiliseler, onüç, öndördüncü yüzyıldan kalma muhteşem türbeler ve milyonlarca yıl öncesinden kalma peri bacaları, bu küçük kabasada adeta birbirleriyle kucaklaşmış, zamana ve ölüme meydan okuyorlardı. Büyük kısmı çok yaşlılardan oluşan turist gurubundaki insanların yaşlarına başlarına bakmadan dere tepe dolaşmaları Pınar'ı çok şaşırtmıştı. Onların enerji dolu suratlarına baktıkça nefes nefese olmaktan utanıyordu. Galiba artık sigarayı bırakmanın zamanı gelmişti. Grup öğle yemeği için salaş sayılabilecek bir lokantada mola verdi. O ana kadar kendisiyle sıradan bir turistten daha fazla ilgilenmeyen Cemal Pınar'ın oturduğu masaya yöneldi. Daha ağzını bile açmamıştı ki Pınar: "Oturabilirsiniz." dedi. "Teşekkür ederim." "Asıl ben teşekkür ederim. İyi ki sizinle beraber gelmişim. Kaplumbağamla buralara gelmeye kalksaydım halim haraptı." O sırada garson yanlarına geldi ve yemek siparişi aldı. Pınar yemekleri çok beğenmişti. Neş'esi de yerindeydi doğrusu. "Buraya kaçıncı gelişiniz ?""Bilmem, herhalde bir milyonu geçmiştir." "Sıkıcı olmuyor mu?" "Buna öğleden sonra karar vereceğim." "Öğleden sonra mı, neden?" "Rehberler turların sıkıcı olup olmadığına halıcı dükkanından çıkarken karar verirler de ondan." "Nasıl yani?" "Yanisi guruptakiler bol bol halı aldılar mı rehberlerin keyfine diyecek olmaz. Ama hiç halı satılmamışsa işte o zaman tur sıkıcı geçiyor demektir." "Bu komisyon almayla ilgili bir şey mi?" "Tamamen." "Ben halı alırsam, benden de komisyon alacak mısınız?" "Halı mı alacaksınız?" "Hiç sanmıyorum." "Niye?" "Halı alıp sizi zengin etmek istemem de ondan." "Siz benim turistin değilsiniz ki, konuğumsunuz." "Bunu duyduğuma sevindim.." "Kızmazsanız bir şey sorabilir miyim?" "Ne soracağınıza bağlı." "Burada ne işiniz var?" "Bu beni kızdıracak sorular kategorisine giriyor." "İtiraz kabul edildi. Bu soruyu zabıtlardan çıkarın lütfen." "Çok fazla Amerikan filmi seyrediyorsun galiba." "Başka sorum yok." * * * Pınar arkadaşlarıyla bağrıştıktan sonra biraz dedikodu yapıldı, herkes programı ve ekibi övdü sonra da bir sonraki program için çalışmaya başlamak üzere dağıldı. Herkes gittikten sonra Pınar masasında bir zarf olduğunu farketti. Zarfın içinden bir pusula çıktı. 17.30 Elektrik Bar'da akşam yemeği. 19.30 Elektrik Bar'dan ayrılış. 20.00 Eve varış. 20.30 Televizyondaki Harika Magazin Programının seyri. 21.30 Evden ayrılış. 21.35 Müthiş bir gecenin ilk dakikaları. Pınar'ın pusuladaki programa uymaktan başka yapabileceği hiç bir şey yoktu artık. Saat tam 17.35'de Elektrik Bar'ın kapısındaydı. Uzak masalardan birinde oturan Ali Pınar'ı görür görmez parmağını şıklattı. Barmen de bu işaret üzerine teybi çalıştırdı ve Elektrik Bar'ın ses düzeninde Pınar'ın Programının jenerik müziği çalmaya başladı. Öylece kalakalan Pınar kendini operada selama en son çıkan primadonna gibi hissetti. Gözleri yaşarmasın diye çaba göstererek dudaklarını ısırdı ve kendini Ali'nin masasına doğru adeta sürükleyen ayaklarına boyun eğdi. Ali'ye sarıldığı anda gözlerinin yaşarmasını engelleyemedi. Jenerik müziğinin davulların adeta çıldırarak çaldığı finalinin son notasıyla birlikte iki garson ellerindeki şampanyaları patlattılar. Müziğin ardından da havai fişek patlamaları duyuldu. Barmense bu arada barın ışıklarını yakıp söndürüyordu. "Özür dilerim hayatım, valilik kapalı mekanlarda havai fişek atılmasına izin vermiyor. Sesiyle idare etmek zorundasın." "Ben buraya kokteyle gelmedin diye seninle kavga etmeye gelmiştim. Beni yine kandırdın. Seni seviyorum." Oturdular. "Yemek siparişini hemen verilim mi?" "İyi olur." Yemek siparişini verdiler. "Programı odamdaki kapalı devreden seyrettim." "Kapalı devreden mi? Bak bu hiç aklıma gelmemişti. E nasıl buldun peki?" "Tek kelimeyle cevap vereyim mi?" "Kaç kelimeyle istersen ver ama bir şey söyle." "Etkileyici." "Etkileyici mi?" Pınar'ın neş'esi birden bire kaçtı. Ali böyle ortalama kelimeleri kullandı mı altından mutlaka bir çapanoğlu çıkardı.. "Etkileyici demek." Ali şampanya kadehini kaldırdı. "Programın şerefe." Pınar kelimelerin altını kinayeyle çizerek cevap verdi. "Etkileyici programın şerefine." "Canım ne kızıyorsun ki." "Kızmış bir halim mi var?" "Seyrederken bir kaç küçük aksaklık gördüm hepsi bu." "Neymiş o aksaklıklar?" "Aslında çok da önemli değil. Gazetecilikle televizyonculuk arasında sıkışıp kalındığı çok belli oluyor." "Nasıl yani?" "Bir kere müthiş hızlı konuşmuşsun. İnsanlar gazetedeki yazı anlaşılmadığı zaman dönüp dönüp yine okunabilirler, ama televizyonda bir tek laf kaçtı mı geri dönme şansı yoktur, kopar gidersin. Onun için biraz daha yavaş konuşsan daha iyi olur.""Başka?" "Bir de makyajınla kostümünü pek beğenmedim." "Niye?" "Biraz daha frapan olsan daha iyi olur gibime geliyor." "Başka?" "Başka bir şey yok." "Bu kadarcık şey için mi 'etkileyici' dedin." "Evet." "Hadi, yalan söyleme de çıkar ağzından baklayı." "Yalan söylemiyorum." "Yani biraz yavaş konuşsam, bir de yanaklarımı boyayıp renkli elbise giysem tamam öyle mi?" "Evet." "Yani bu kadar basit." "Bu kadar basit. Pınar'cığım, bak, makinalı tüfek gibi konuşuyorsun. İyi hoş da memleketin önemli bir kısmı bu hızda yapılan konuşmayı takip edecek kadar zeki değil. Ayrıca da kameranın karşısına rengi ruhsarı solmuş halde çıkıyorsun. Yani seste de görüntüde de sorun var, daha ne olsun ki." Pınar bir şey demedi.. Sessizliği bozan yine Ali oldu. "Bunları se ni kızdırmak için söylemiyorum. Sadece programının daha iyi olmasını istiyorum hepsi bu. Çünkü sen benim için çok önemlisin." Pınar Ali'nin sözlerini bir kere daha düşündü.. Ali haklıydı. Ali'nin elini tuttu ve öptü."Aslında neden sinirliyim biliyor musun ?""Neden?" "Yaklaşık onüç dakikadır beni sevdiğini söylemedin de ondan." "Öyle mi?" "Öyle tabii." "Seni seviyorum." "Ben seni daha çok seviyorum." Kimin kimi daha çok sevdiği konulu tartışma etraftakilerin ikisinin kavga ettikleri izlenimi yaratacak noktaya geldiğinde sustular ve gülmeye başladılar. * * * Yemek Harikaydı. Üstelik Pınar rehberin masasında oturduğu için hesap da ödemedi. Otobüsle on onbeş dakikalık bir yolculuktan sonra halıcı dükkanına varıldı. Cemal yol boyunca Türk halılarının üstünlüklerinden bahsedip durmuştu. Hele ipek halılar üzerine söyledikleri neredeyse Pınar'ı bile baştan çıkarabilirdi. Cemal turistleri halıcı dükkanının koskocaman salonuna çepeçevre yerleştirdi. Derken fonda şark ezgileri çalmaya başladı, ardından da uydurma folklorik kıyafetler giyen kızlar ellerinde halılarla belirdiler. Mükemmel İngilizce konuşan bir adam gelen her halı hakkında kısa bilgiler veriyor ve Dolar ölçüsünde fiyatını söylüyordu. Turistlerden biri biraz ilgi gösterir gibi olsa konuşma uzuyor adam Tü rkçe olarak Cemal'in fikrini soruyordu."Bundan iş çıkar mı?" Cemal yüzündeki gülümser ifadeyi hiç bozmadan: "Siktiret ibneyi beleş mezar bulsa ölür pezevenk" ya da "Bastır, hıyar su gibi para harcıyor. veya "Yanındaki orospuyla karısından kaçıp gelmiş, karının üstüne çalış." gibi uyarılarda bulunuyor, adam da Cemal'in direktifleri doğrultusunda işe devam ediyordu. Neticede karısından kaçıp metresiyle taa buralara kadar gelmiş olan adam kadına hediye etmek üzere iki ipek halı aldı ve Pınar'ın yaklaşık iki yıllık maaşı tutarındaki çeki kahkahalarla gülerek imzalayıp halıcıya uzattı. Sarışın aptal örneği ve Pınar'dan daha küçük olduğu her halinden belli olan kızcağız da Pınar'ın babasından daha yaşlı olduğu sugötürmez olan adama neredeyse oracıkta 'vermekten ' geri kalmadı. Toplam altı halı satılmıştı. Pınar bir ara Cemal'le göz göze geldi. Cemal "Ne yapalım, bu iş böyle." gibilerinden bir bakış attı Pınar'a. Sonra da yanına yaklaştı:"Ayağın çok uğurlu geldi. Köşeyi döndüm. Sana borcumu nasıl ödeyeceğim bilemi yorum.""Sen bence borcunu o kızcağıza ödesen daha iyi olur." "O kıza peşin ödeme yaptım bile." "Çok adisin." "Bu iş böyle.. Akşama yine yalnız mı kalmak istiyorsun yoksa sana bir içki ısmarlamama izin verir misin?" "Akşam burada kalacağımı hiç sanmıyorum. Otele döner dönmez yola çıkacağım." "Ne tarafa doğru?" "Bilmem..." "Nasıl yani?" "Bayağı yani..." "Anlayamıyorum." Pınar Cemal'i taklit ederek: "Bu iş böyle." İkisi de gülümsediler. "Hiç değilse telefon numaranı ver. Seni yine görmeyi çok isterim." "Beni nasılsa görürsün." "İyi de nasıl?" Pınar yirmialtı hafta boyunca televizyona çıkmıştı ve Cemal onu bir kere bile görmemişti anlaşılan. Belki de her bölümünü seyretmişti ama Pınar aklında kalmamıştı. Ali haklı mıydı yoksa, Pınar yirmialtı hafta makinalı tüfek gibi konuşmuş, makyajını ve giyinme biçimini değiştirmemişti. * * * Marlon Brando karşısında duran ve banyodan yeni çıktığı için vucudundan sular süzlen koca memeli ve bacaklarının arası simsiyah kıllarla kaplı kıza "Tırnak makasını bul." diyordu. Kız makası bulduktan sonra Marlon Brando'ya uzattı. Brando 1972 model orta yaşlı haliyle kıza "Orta parmağının tırnağını kes" dedi. Kız bu emri itirazsız yerine getirdi. "Şimdi parmağını kıçıma sok." Kız biraz şaşkınlıkla ama hiç itiraz etmeden bu emre de i taat etti. Brando'nun yüzünde yer yer acı ifadesi beliriyordu.Ali kızın ve Brando'nun yüzlerine baktıkça Pınar'la kendini düşündü. Pınar'ın kendi için ne kadar önemli olduğunu düşündü. Böyle bir sahneyi onunla yaşamayı ne çok istediğini düşündü. Yirmibir tane çağrı mesajı bıraktığı ve dört dakikada bir numarasını çevirip de sanki sonsuza kadar çalacakmış gibi dıııt, dıııt, eden ve Pınar'ın telesekreterini bile açmadan evini terkettiğini anlatan sesi dinlemek Ali'yi deli ediyordu. Pınar'ı istiyordu. Pınar'ı yanında istiyordu. Pınar'ı içinde istiyordu. Hatta Marlon Brando'nunki gibi tuhaf bir şekilde de olsa Pınar'ı içinde istiyordu. Paris'de Son Tango'yu sivilceli suratıyla yaşadığı günlerde de seyretmiş, o yaşında kızın orasını burasını görmek dışında filmden pek keyif almamıştı. Gerçi televizyonda durmadan reklam aralarıyla kesilen bu gösterim de ona büyük keyif vermemişti ama Bertoluchi'yi şimdi çok daha iyi anlıyordu. * * * Üçlü kanapeye oturan Pınar'la yerdeki mindere oturup başını Pınar'ın göğsüne dayamış olan Ali reklam araları dahil hemen hemen hiç konuşmadan programı seyrettiler. Program bittiğinde Ali başını Pınar'a doğru çevirdi. Kısa bir süre hiç konuşmadan bakıştılar. Ali meraklı gözlerle kendine bakan Pınar'ı yanaklarından tutarak kendine doğ ru çekti ve öpmeye başladı. Bir ara dudaklarını Pınar'ın dudaklarından ayırdı:"Seninle gurur duyuyorum." "Ben de seninle." "Sen benimle niye gurur duyuyorsun ki?" "Aslında seninle gurur duymuyorum. Kendimle gurur duyuyorum. Senin gibi biriyle beraber olmaya teşebbüs etme cesaretini gösterebildiğim için." "Teşebbüs etmek mi?" Pınar'ın memelerinden birini tuttu ve sıktı. Pınar can havliyle bağırırken Ali dudaklarını Pınar'ın dudaklarına dayayıp onu susturdu ve memesini bıraktı. "Sen buna teşebbüs mü diyorsun ?""Olsa olsa tecavüz diyebilirim." Ali suratına korkunç bir ifade verdi, iki elinin parmaklarını gergin bir şekilde Pınar'a doğru yöneltti ve adeta hırlayarak: "Tecavüz demek! Sen tecavüzün nasıl bir sey olduğunu biliyor musun bakalım!" Pınar da Ali'yi taklit ederek hırıltılı bir sesle cevap verdi: "Bilmiyorum bakalım!" "Öyleyse öğren bakalım." Gülümsediler ve yüzlerindeki az önceki korkunç ifadenin yerini şefkat dolu bir ifade aldı. Bakıştılar ve birbirlerine sarıldılar. Konuşacak pek fazla bir şey yoktu. Hatta Ali'nin biraz kıskançlıkla eleştirdiği Pınar'ın televizyon programı bile... Defalarca seviştiler. Ali hiç bir zaman olmadığı kadar kabaydı. Zaman zaman durup Pınar'ın suratını avcunun arasına alıyor, "Sensin, evet bu sensin." deyip ardından mutlaka Pınar'ın canını acıtacak şeyler yapıyordu. Şaşkınlık içinde Ali'nin bu davranışına bir anlam vermeye çabalayan Pınar can acısı dayanma sınırını aştığı bir an Ali'yi itti ve yataktan kalkıp ışığı yaktı. O ana kadar odayı aydınlatan mumun loşluğundan son ra ışık Ali'nin gözlerini kamaştırmıştı, elleriyle yüzünü kapattı ve yatağın duvara yakın köşesinde büzülüp kaldı. Pınar şaşkındı ve canı acıyordu.."Derdin ne senin?" Ali cevap vermedi. "Senin derdin ne?" diye tekrarladı Pınar. Sonra da Ali'yi sertçe tutarak çevirdi. Dudakları titreyerek suçlu çocukların ifadesiyle Pınar'a bakıyordu. Pınar şefkatle Ali'nin saçlarını okşadı. "Neyin var senin bebeğim?" "Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak." "Eskisi gibi olmayacak mı?" "Olmayacak." "Neden?" "Çok yakında, hatta yarın herkes seni tanıyor olacak. Gittiğin her yer seni tanıyan insanlarla dolu olacak." "Ne var ki bunda?" "Herkes senin peşinde olacak." "Ama ben sadece senin peşinde olacağım." "Sahi mi?" Pınar Ali'nin saçlarını sertçe kavradı, dudaklarını dudaklarına yaklaştırdı: "Sıçmayayım ağzına." Gülümsediler ve öpüştüler, Ali de elini Pınar'ın saçlarının arasına soktu, bir süre saçlarıyla yumuşak hareketlerle oynadı. Sonra en romantik sesiyle konuştu: "Sıçsana. Götünü görürüm." "Bunun için ağzına sıçmama gerek yok ki.""Pınar." "Canım?" "Bu gece seninle sevişirken sanki sevgilimle sevişmiyordum. Televizyondaki kızla sevişiyor gibiydim. Bu hiç hoşuma gitmedi." "Bir tanem, o programdaki kız senin sevgilin. Sadece senin sevgilin." "Hayır canım, sen artık sadece benim sevgilim değilsin. Bu gece bile, hatta belki şu anda bile kim bilir kaç kişi seninle düzüştüğünü hayal ediyordur. Yarın sabah kimibilir kaç kişi rüyasında seni gördüğü için donu ıslak uyanacak." "Ali saçmalıyorsun." "Saçmalamıyorum." "Hayır, hem öyle bile olsa bize ne ki. Kimin rüyasına girdiğim umrumda bile değil, çünkü benim rüyalarıma sadece sen giriyorsun." "Seni seviyorum." "Peki derdin ne?" "Bilmiyorum Pınar, çok huzursuzum. İçimde hep seni kaybedecekmişim gibi bir duygu var." "Ben her şeye hazırım. Senin bir şeylere karar vermeni bekliyorum." "Benim derdim karar vermek falan değil. Ben kararımı çoktan verdim." "Eee, kararını bana ne zaman anlatacaksın?" "Bilmiyorum. Belki de anlatmaktan korkuyorum." "Korkacak ne var ki?" "Bilmiyorum dedim ya.." Ali kalktı, bir sigara yaktı ve giyinmeye başladı. "Gidiyor musun?" "Kalmamı mı istiyorsun?" "Hem de çok." "Ama yine de kalmayacağım. Çünkü senin yanında ağlamak istemiyorum." "Benim yanımda ağlamaktan niye korkuyorsun ki?" "Senin yanında ağlamaktan korkuyorum demedim. Senin yanında ağlamak istemiyorum dedim." Pınar Ali'yi anlayamıyordu. Ama üstüne gitmek de istemedi: "Dönecek misin peki?" "Sanmıyorum. Yalnız kalmaya ihtiyacım var." Pınar hiç bir şey demedi. Yatakta öylece kalakaldı. Ali giyindi ve odadan çıktı. Az sonra sokak kapısı açıldı ve ardından da kapandı. Sessizlik... Pınar yataktan kaltı ve banyoya yöneldi. Aynadaki görüntüsü korkunçtu. Saçı başı dağılmış, her tarafı kızarmıştı. Ayrıca göğüsleri de çok acıyordu.. Şofbeni yaktı ve Ali'nin muhteşem hediyesi küvet tıpasıyla küvetin deliğini kapattı. Bulabildiği bütün şampuan, banyo kremi, koku, ne varsa biraz biraz döktü küvetin içine. Su aktıkça küvet köpürmeye başladı. Birazdan küvetin içindeydi. Sıcak su iyi gelmişti. * * * Pınar sabahın ilk ışıklarıyla uyandı ve kendini derhal banyoya attı. Sıcak su iyi gelmişti. Oda servisine bir kahve söyledi ve saçlarını kurutmaya koyuldu... “Arabamı yıkattınız, değil mi?” “Elbette Pınar Hanım.” “Çok teşekkür ederim.” “Sey, bir şey soracağım, ama çekiniyorum..” “Sorun lütfen.” “Siz o televizyon programındaki sunucusunuz değil mi?” “ Evet.” “Belki de benzetiyorumdur diye sormaya çekinmiştim.” “Haklısınız, o kadar makyajla bazan ben de kendimi tanımıyorum..” “Yolculuk ne tarafa Pınar Hanım?” Pınar cevabını bilmediği bu soru karşısında bocaladı bir an.. Bilmiyordu ki ne tarafa gideceğini... “Keban’a” dedi. “Keban’a mı?” “Evet.” dedi sır verir gibi. “Politikacılarımızdan biri bir film artistiyle Barajın lojmanında büyük bir aşk hayatı yaşıyormuş. Onları gizlice filme çekeceğiz.” Amma da atmıştı ha... “Sahi mi?” dedi Receptioncu çocuk... Pınar takındığı gizemli ifadeyi daha da abartarak çocuğa iyice yaklaştı.. “Aman, sakın bundan kimseye sözetmeyin. Yoksa her şey berbat olur.” Çocuk sanki bir devlet sırrı öğrenmişcesine ciddi bir surat takındı, sağına soluna baktı: “Siz hiç meraklanmayın Pınar Hamın. Bu sır benimle birlikte mezara gidecek.” “Allah korusun... Bunu zaten bir kaç gün sonra bütün Türkiye öğrenmiş olacak...” Çocuk eliyle ağzına fermuar çekme hareketi yapa r:“Bana güvenebilirsiniz, ser veririm sır vermem.” “Buradan Keban ne kadar çeker?” “Sizin arabanızla mı? “Tabii ki... Olay gizli olduğu için uçakla gidemiyoruz.” “Anlıyorum...” Çocuğun anladığını bir de Pınar anlayabilseydi ne hoş olacaktı. Haritalar çıkarıldı, gizli gizli bakıldı.. “Elazığ 559 kilometreymiş. Ama Keban daha yakın” “Şişşşşt. Keban falan demeyin, biri duyarsa iş yatar.” “Pardon...” Çocuk akıl almaz kaş göz işaretleriyle ve şifrelerle konuşmaya başlar. Pınar gülmemek için kendini zor tutmakta... “Hiç durmadan giderseniz akşama doğru orada olursunuz herhalde.” “O halde baskını yarın sabah yapabiliriz.” “Kolay gelsin.” “Türk basını bu fedakarlığınızı asla unutmayacaktır.” Pınar yüklüce bir bahşiş bırakır.. Çocuk biraz bozulmuştur. Çaktırmadan parayı geri iter... “Sağolun. Bu parayı alamam.” “Peki... Unutma kimseye söylemek yok...” Pınar otelin kapısından çıkararken çocuk olayı arkadaşlarına haber vermek için telefonun tuşlarına dokunmaya başlamıştır bile... Cemal ve grubu daha uyanmamıştır.. * * * “Yılın en iyi magazin program sunucusu...” Nefesler tutulmuş sonucun açıklanması bekleniyordu... Pınar’ın kalbi duracak gibiydi... Ve mutlu son! Pınar’ın yılın en iyi magazin programı sunucusu seçilmişti... Pınar hızlı adımlarla sahneye doğru yürümeye başladı gazeteci ordusunun flaşlarından gözleri kamaşmış bir şekilde ödülünü aldı ve mikrofonun arkasına geçti: “Hepinize çok teşekkür ederim... Bu ödülü programda emeği geçen bütün arkadaşlarım adına alıyorum. Ödül almak çok güzel bir şey... Ödüller en az küvet tıpaları kadar önemlidir, çünkü o küçücük şey olmasa küveti doldurup içine giremezsiniz. Ödüller yaptığınız işin o küçücük delikten akıp giden su gibi akıp gitmemesi için çok gerekli. Bu ödül o program için akıtılan terin boşa akıp gitmediğini göst eriyor... Şimdi o ter banyosuna girip huzur içinde dinlenebilirim...”Alkışlar Pınar içindi... Ertesi gün gazetelerde kuponların yanı sıra Pınar’ın bu benzetmesinin edebi değeri üzerine yazılar çıktı... Pınar edebiyat yapmamıştı oysa... Ödül törenine nedense gelmeyen Ali’ye küçücük bir mesaj vermek istemişti hepsi o... Yerine oturduğunda küçük çantasının içindeki çağrı cihazının tir tir titrediğini hissetti... “Törenden sonra Elektrik Bar’da olacağım.” Pınar yanında oturan program yönetmeninden cep telefonunun istedi ve Ali’nin çağrısına bir mesaj bıraktı. “Ben de.” * * * Çağrı cihazı gün boyunca çalıp durmuştu... Ali, ha bire mesaj bırakıp durmuştu. “Beni ara! Beni ara! Beni ara!” 450 Kilometre yol yapmıştı Malatya’ya vardığında. Harita’ya baktığında Keban’a ters düştüğünü gördü... 103 Kilometre daha yol gidip Elazığ’a varmak mı yoksa Malatya’da kalmak mı... En iyisi küçük bir moladan sonra karar vermekti. O da öyle yaptı. Akşam olmak üzereydi. Bir postaneye girdi ve bir sürü jeton alıp Ali’yi aradı. Ali d eli gibiydi.“Kızım kaç gündür neredesin yahu!” “Hayattayım.” “Bu edebi bir açıklama mı yoksa Hayat diye bir yer mi var?” “Bu bir espri mi yoksa coğrafya sınavı mı?” “Lütfen bırak oyunu artık...” “Oyun oynamıyorum Ali.” “Ne yapıyorsun o zaman?” “Bilmiyorum.” “Şehir dışında mısın?” “Bunu nereden çıkardın şimdi?” “Ha bire jeton atıp duruyorsun.” “Ali...” “Efendim?” “Neyse, boşver...” “Ne diyeceksen de...” “Sekreterine annemi arayıp iyi olduğumu söyletir misin lütfen.” “Olur.” “Görüşürüz...” “Pınar, bak dinle...” Ali’nin lafı bitmeden Pınar’ın jetonları bitmişti... * * * “Törene niye gelmedin?” “Paparazi’lerin toplantısında paparazilere yakalanmak istemedin de ondan.” “Anlamadım..” “Anlamayacak bir şey yok. Yarışmanın sonuçlarını öğleyin bana bildirdiler.” “Yani sen benim kazandığımı biliyor muydun?” “Evet!” “Alçak, insan telefon eder de söyler... O koca salonda heyecandan az kalsın kalbim duruyordu.” “Canım, o heyecanı yaşamanı istedim, hepsi bu..” “Eeee, bu törene gelmemen için bir sebep midir yani?” “Yahu, anla işte, ödül töreninde seni kucaklayamayacak, gönlümce kutlayamayacak olduktan sonra orada olmamın ne anlamı vardı ki.. Ben de televizyondan seyrettim.” “Töreni televizyon verdi mi?” “Bravo yani Pınar. Bunu bilmemen gerçekten gözlerimi yaşarttı.” “Allah kahretsin. Hiç aklıma gelmedi. Bilsem video’yu kurardım.” Ali Pınar’a bir video kaset uzatır.. “Sadık kulunuz o işi yaptı.” “Ali...” “Efendim?” “Hadi gidip şu kaseti seyredelim...” “Ben de seni seviyorum falan diyeceksin sandımdı...” * * * Elazığ’daki otel’in tek iyi yanı banyosunda akan sıcak suydu. Lakin küvetin tıpası yoktu. Pınar Telefon edip “Bana bir tıpa getirin.” demenin de mizahi bir yaklaşımla karşılanacağını düşünerek sıcak suyun akıp gitmesine izin verdi... * * * Elektrik Bar’dan çıktıklarında saat üçü geçiyordu. Ali’nin arabasına bindikleri gibi soluğu Dolapdere’nin ünlü işkembecisinde aldılar. Ali’nin ısrarlarıyla çorbalar sarımsaklı içildi. Gece uzundu ve Ali gece boyunca öpeceği kadına sarmısak kokmak istemiyordu. Sabaha kadar seviştiler, sabah ezanı okunurken ikisinin de gözlerinden uyku akıyordu... Sarılıp uyudular...Telefon ısrarla çaldığında saat onbire geliyordu... Pınar uyku sersemi telefonu açtı. Program yönetmeni avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Neredesin Pınar, saat onbir oldu. Çabuk stüdyoya gel. Haa, Şu anda haberler var. Haberlerden sonra programın teaserini mutlaka seyret.” Pınar kalktı, televizyonu açtı, hava durumu verildiğine göre haberler bitmek üzereydi ve bitti de... Ardından ekrana Pınar’ın programının tanıtım görüntüleri geldi. Sıradan bir teaserdı... Teaser’ın sonunda voice over sesi kısılırcasına bağırıyordu: “Magazin dünyasında büyük olay! En büyük olduğumuzu bu gece ispatlayacağız! İnanmazsanız 22.45’de ekranlarınızın başında olun.” Pınar yine bir anlam verememişti... Buna benzer cümleleri her bölüm için kullanırlardı: “En büyük bizim program başka program yok!” Ali’nin kalkmaya niyeti yoktu. “Sen git sevgilim, ben bu gün izinliyim.” “İzinli misin?” “Yahu, kendime izin verdim.” Pınar güldü. Öyle ya koskoca Genel Yayın Yönetmeni... Ona ancak kendi izin verebilirdi... Vermişti de... Pınar duş aldı, buzdolabından bir şeyler atıştırdı ve kaplumbağasına atladığı gibi soluğu İkitelli’de aldı.. Tabii bu derin bir soluktu. Trafik sebebiyle İkitelli yolu iki saat sürmüştü... Yönetmen öfke içindeydi:“Ödül aldın diye şımardın galiba...” “Yahu bunu nereden çıkarıyorsun Allahaşkına!” “Şekerim saat ikiye geliyor!” “Tamam, tamam, hadi kayda girelim.” “Bu gece canlı yayın yapacağız şekerim.” “Niye?” “Öyle bir haber yakaladık ki bant yayın yapılamaz!” “Yapma yahu! Ne oldu, bir milletvekilini falan mı?” “Pınar’cığım saçmalama. Milletvekillerini biriyle yakalamak gazetecilik okulunda staj olarak bile kabul edilmiyor artık. Adamların saklısı gizlisi kalmadı ki. Falanca artistle yemeğe çıkacağım diye kendileri arıyor da muhabir bile göndermiyoruz..” “Ha anladım, Erbakan’ı Sibel Tüzün’le tokalaşırken yakaladınız!” “Erbakan yapmaz öyle şey!” “Ay sıkıldım! Nedir söyleyin!” “Gizli. Hatta senden bile gizli...” “Benden bile mi?” “Senden bile!” Pınar ne kadar ısrar ettiyse de Yönetmen ser verdi sır vermedi... Saat tam 22:45’de program başladı. İlk yarım saat bildik şeylerin dışında bir şey yoktu... “Evet sevgili seyirciler, şimdi öyle bir dosyamız var ki yönetmenimizin dediğine göre magazin programlarında böylesi ne görülmüş ne duyulmuş! İnanın konuyu benden bile gizlediler! Az sonra seyredeceğiniz görüntüleri ben de ilk kez sizinle aynı anda seyredeceğim...” Ekranı kocaman harfler kapladı önce “Ava Giden Avlanır.” Pınar de herkes gibi heyecanla monitöre bakıyordu... “Programımızın sunucusu Pınar dün gece bütün televizyonların en iyi magazin programı sunucusu seçildi. Ödül töreninde oldukça heyecanlı görünen Pınar kürsüyü geldiğinde bir hayli çalışıldığı belli olan mükemmel bir konuşma yaptı.” Pınar arkadaşlarının kendi için hazırladığı bu bölümü, konuşmasının görüntülerini mutluluktan gözleri yaşararak seyretti..." “Hepinize çok teşekkür ederim... Bu ödülü programda emeği geçen bütün arkadaşlarım adına alıyorum. Ödül almak çok güzel bir şey... Ödüller en az küvet tıpaları kadar önemlidir, çünkü o küçücük şey olmasa küveti doldurup içine giremezsiniz. Ödüller yaptığınız işin o küçücük delikten akıp giden su gibi akıp gitmemesi için çok gerekli. Bu ödül o program için akıtılan terin boşa akıp gitmediğini gösteriyor... Şimdi o ter banyosuna girip huzur içinde dinlenebilirim...” Bu görüntüleri Pınar’ın salondaki görüntüleri ve voice over’ın sesi takip ediyordu.. “Programımızın genç ve güzel sunucusu ödülü aldıktan hemen sonra Program Yönetmenimizin telsiz telefonu ile kimi aramıştı..” Pınar’ın yüzü bir anda değişti... “Küçük bir araştırmadan sonra Pınar’ın bir çağrı cihazına not bıraktığınını tespit ettik. Çağrı cihazının sahibi kim miydi? Bunu küçük bir reklam arasından sonra hepberaber öğreneceğiz...” Reklamlar girmişti. Pınar koşar adımlarla reji odasının yolunu tutmuştu... Reji odası bomboştu... Pınar buna bir anlam veremedi. “Nerede bu aşağılık herifler!” diye bağırdı. Kedi olalı bir fare tutmanın keyfini yaşayan arkadaşları bir şey söylemiyordu. “Bu aşağılık herifler nerede dedim size!” Kimsenin çıtı çıkmıyordu... Derken reklamlar bitti ve Pınar reji odasındaki monitörden yayına nereden verildiğini anlayamadığı bantın devamını seyretti... “Sunucumuz Pınar törenden sonra çağrı cihazına not bıraktığı arkadaşıyla Elektrik Bar’da buluştu. Gazetecilerin girmesi yasak olan Elektrik Bar’ın içinde görüntü alamadık ama kameramanlarımız Pınar’ı ve arkadaşını Bar’dan çıkarken görüntülemeyi başardı. Pınar’ın arkadaşı kim dersiniz? Tabii ki ünlü gazeteci Ali Bey... İki sevgili Elektrik Bar’dan sonra İşkembe çorbalarını içip Pınar’ın evine gittiler.. Evde ne yaptıklarını bilmiyoruz ama Pınar sabah oniki civarında programın hazırlıkları için evinden çıktığında Ali Bey hala Pınar’ın evindeydi...” Ali'nin Pınar’ın evinden çıkışı, arabasına binişi hatta televizyona kadarki yolculuğunun görüntüleri vardı ekranda... “Evet, aylardır bir sürü aşığı sobeleyen Pınar bu kez kendi sobelendi...” Pınar koşar adımlarla stüdyoya girdi... “Yayına girin!” dedi. Allahın verdiği bir gözken Pınar’ın bu tavrı karşısında reji hemen Pınar’ın görüntüsünü yayına verdi. Belki de paparazi tarihinin ilk canlı yayınıydı bu... “Evet!” dedi Pınar aylardır edindiği kamera tecrübesinin getirdiği rahatlıkla... İçinde fırtınalar esiyordu ama suratı her zamanki gibiydi... “Bekar iki insanın arasındaki sıcak bir ilişkiyi seyrettiniz ekranlarınızda.. İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmanın harika bir örneği. Önümüzdeki haftalarda da program yönetmemizin kliplerde oynatıp şöhret ettiği genç kızlarla çarşaf üzerinde nasıl iş görüşmeleri yaptığını seyrederseniz sakın şaşırmayın.. Evet, hayat bir banyo tıpası gibidir. Birazdan evime gidip o tıpayı kuvetin deliğine tıkayıp huzur içinde banyo yapıp uyuyacağım. Yönetmenimizin neresine ne tıkayacağını önümüzdeki programlarda mutlaka seyredeceksiniz... Evet, ava giden mutlaka avlanır... İyi geceler...” Pınar bu konuşmayı yaparken sakin olmak için büyük bir çaba harcamıştı... Stüdyoyu terkederken de aynı sakinliği gösterdi. Hatta yayını naklen yayın aracından yapmayı akıl eden yönetmenini kutladı... Kaplumbağasına bindi ve televizyon binasını terketti... * * * Van’a vardığında saat gecenin sekiziydi... Türkiye bitmişti.. Pasaportunu yanına almadığına yandı bir an. İran’a, oradan da taa Çin’e kadar gidebilirdi pasaportu ve vizesi olsa...Gün boyu çağrı cihazını “dıt”latan Ali’yi aramak ya da aramamak işte bütün mes’ele bu... Gittiği otelden Ali’yi bulmak için çaba gösterdi.. Ali Gazetede değildi... O da çağrı çekti. “Saat oniki’de benim evimde ol.” Yarıma doğru kendi evini aradı. Telefonun daha ilk çalışında Ali’nin sesini duydu... “Pınar!” “Başka birinin aramasını mı bekliyordun?” “Sevgilim, senin evindeyim, sevgililerim beni genellikle bu numaradan aramazlar.” “Bundan bu kadar emin olma! Televizyon çok güçlü bir iletişim aracıdır. Senin benim evimde kaldığını artık herkes biliyor.” “Senin programın yönetmeni var ya...” “Eee?” “Nah var! Kovdurdum orospu çocuğunu!” “Niye?” “Seni tuzağa düşürdüğü için.” “Haber doğruydu ama!” “Onun kovulması da öyle!” “Bu ne biçim gazetecilik anlayışı?” “Ali’nin anlayışı böyle! Siktirip gitsin orospu çocuğu!” “Adam işini yaptı!” “Sevgilim, bir gazeteci cumhurbaşkanı hakkında olumsuz yazabilir ama gazetenin patronu hakkında ağzını açarsa o ağıza derhal sıçılır.” “Çok demokratsın sağol.” “Benim demokratlığımı boşver de neredesin onu söyle. Evleneceğim kadının nerede olduğunu bilmek hakkımdır her halde..” “Evleneceğin kadının mı?” “Nüfus kağıdın yanında mı?” “Nüfus kağıdı mı?” “Nüfus kağıdı olmadan nikah kıyılamıyormuş.” “Ali, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” “Pınar, neredesin?” “Bunu gerçekten öğrenmek istiyor musun?” “Evet.” “Küçük bir reklam arasından sonra!” Sabah saat sıfır sekiz otuzda aynı numarada ol.” Pınar telefonu kapattı... * * * “Alo... Türkiye’nin her yerinde saat sekiz buçuk kalk bakalım..” “Pınar!” “Evet. Uyandırma servisi mi sandın.” “Bana bak, eğer nerede olduğunu söylemezsen karışmam ha. Artık tadını kaçırdın!” “Van’dayım.” “Van’da mı?” “Evet, Van’da...” “Nedir bu Van? Otel falan mı?” “Lisedeyken Coğrafya’ya bed enci mi geliyordu?”“Şakanın sırası değil Pınar!” “Şaka yapmıyorum! Van’dayım! Hani şu gölü, canavarı falan var ya, o Van.” “Atıyorsun!” “Buna ben de inanamıyorum ama gerçekten Van’dayım. Kaplumbağamla buraya kadar geldim.” “Numaranı ver!” “Niye?” “Seni arayıp doğru söyleyip söylemediğini kontrol edeceğim.” “Bana güvenmiyor musun?” “Tabii ki güveniyorum.” “Ee o zaman?” “Peki, ilk uçakla oraya geliyorum..” “Saçmalama!” “Saçmalayan sensin! Ne işin var Van’da!” “Bilmiyorum!” “Uçak Van’a kaç saatte gelir?” “Ne bileyim ben?” “Üç, bilemedin dört saat sonra oradayım.” “Bu saatte uçak var mıdır ki?” “Gazetenin uçağıyla geleceğim.” “Yok deve!” “Deve meve değil, üç dört saat sonra oradayım.” “Hayır. Gece uçuşu istemiyorum. Geleceksen sabah gel.” “Peki... Güneş doğduktan üç-dört saat sonra oradayım.” “Hayır Ali!” “Evet!” “Hayır!” “Evet!” “Hayır!” “Havaalanında karşılarsan sevinirim. Yoksa çağrı çekerim dediğim yere gelirsin...” Bu kez telefonu kapatma sırası Ali’ye gelmişti. Pınar suratına kapanan telefondan çok etkilenmişti... Ali’ye ulaşmak için kendi numarasını bir kere daha çevirdi... “Pınar’cığım, Yarın Van’dayım. Seni alıp evime getireceğim.” Ali’nin evinin neye benzediğini bile bilmeyen Pınar bu söze verecek cevap bulamamıştı... “Yarın havaalanında seni bekleyeceğim..” Ali de Pınar da uyuyamamıştı gece boyunca... Saat dokuza doğru dıt dıt eden çağrı cihazından Ali’inin ikmal için Ankara havaalanına indiğini öğrenen Pınar Kaplumbağasına atlayıp Van Havaalanına doğru yola çıkmıştı bile... Beklemek sıkıntı vericiydi... Okumadık gazete kalmamıştı.. Gazetenin özel uçağı bir türlü Van havaalanına inmiyordu... Onikiye doğru havaalanında görevlilerin normalin dışındaki davranışlarını gözlemleyen Pınar: “Ne oluyor? olağan üstü bir durum mu var?” diyerek müracaata soru sordu..“Özel bir uçakla ilgili sorun var...” cevabı karşısında dehşete düşen Pınar... “Özel bir uçakla ilgili sorun mu?” diyebildi sadece... “Evet, bir uçakla telsiz bağlantısı kesilmiş, kule onunla uğraşıyor..” lafı üzerine buz kesti... "Bakın ben gazeteciyim, önemli bir şey varsa lûtfen söyleyin." Kontuardaki adam dikkatle etrafı süzdü ve sesini azaltarak konuştu... "Galiba uçak düşmüş." "Düşmüş mü?" "Yavaş! Herkes duysun mu istiyorsunuz?
"Nereye düşmüş?" "Edremit yakınlarında bir yere." "Edremit mi?" "Canım, sizin bildiğiniz Edremit değil bu, bizim Van'da da bir Edremit vardır." "Ha, bu Edremit buraya uzak mı?" "Arabayla on-onbeş dakika falan..." Adam umursamazca salondan ayrılmakta olan çoğu aynı elbiseyi giymiş adamı göstererek, "Ha, bakın ekip de oraya gidiyor..." Pınar koşarak salondan geçen ekibe yaklaştı... "Ben Gazeteciyim, sizinle gelebilir miyim?" * * * "Hanımefendiler, Beyefendiler, yılın gazetecisi..." Salon alkıştan inliyordu... Pınar yılın gazetecisi ödülünü almaya giderken sahnedeki büyük ekranda uçak enkazında sıkışıp kalmış Ali'nin cansız bedeninin fotoğrafı vardı... Sahneye çıkan merdivenleri tırmanıp kürsüye geldiğinde ışıklar gözünü kamaştırmıştı... Salonu hemen hemen hiç görmüyordu. Ve bu büyük boşluğa karşı konuşurken ağlamaması erektiğini de çok iyi biliyordu..."Uçak düşmüş ama yangın çıkmamıştı... Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni ve bana bir banyo tıpası hediye ettiği için adeta taptığım adam, iki koltuğun arasında sıkışmış öylece duruyordu... Onun için yapılabilecek hiçbir şey yoktu... Dudaklarının kenarından biraz kan akıyordu... Ali'nin dudaklarları artık bana ne gazeteci olarak fırça atabilecekti, ne de sevgilim olarak öpebilecekti... Onu dudaklarından son bir kez öptüm... Sonra düşündüm, Benim yerimde o, onun yerinde ben olsaydım ne olurdu diye... Eminim o da benim dudaklarımı son bir kez öpmeyi çok isterdi... Ve sonra bir gazeteci olarak büyük bir ikilem yaşardı... Sevgiliniz aynı zamanda önemli bir haber durumundaysa gazeteciler hep o büyük ikileme düşerler... Bu durumda Fuji film mi kullanmalı, yoksa Kodak mı?"
* * * |
||||||||
|