BANYO TIPASI 

SAYFA 1 2 3 4 5 6 7

.

ALTINCI SAYFA

.

İkindi vakti Pınar Ankara'ya yaklaşıyordu. Benzinciden bu yana hiç durmadan gelmişti. Yolun sağ tarafında Anıtkabir'i gördü. Kiminin yıkılsın, kiminin abartarak neredeyse tapılsın dediği görkemli yapı orada öylece duruyordu. Pınar kendi kendine gülümsedi. Orada yatan iki önemli adamın yaşadığı büyük savaşı, savaş sonrası mücadeleyi, öldükten sonra olanları düşündü. Ve olmakta olanları. Bir zamanların cennet ülkesi nasıl olup da cinnet ülkesi oluvermişti anlaşılır gibi değildi. Pınar da bu cinnet ülkesinde yaşıyordu, gülümsemesi biraz acılaştı ama devam etti. Ne de olsa o da bu cinnet çarkının dişlilerinden biriydi...

Ankara'ya daha önce de bir kaç kere gelmişti ama hiç bir gelişi bu gelişine benzemiyordu. Zaten son yirmidört saatte yaşadığı hangi şey daha önce yaşadığı şeylere benziyordu ki...

Ne yapacağı konusunnda pek bir fikri yoktu. Uzun süredir direksiyon başında olduğu için artık dinlenmesi gerekiyordu. Ulus'daki Opera binasının önünden geçerken hayatında sahnede sadece bir kere görüp hayran olduğu o eski tiyatro oyuncusunun dev boyutlardaki heykelini gördü. Heykel gerçekten görkemliydi. Heykelin altındaki panolarda La Bohem operasının afişi vardı. Arabasını kenara çekti ve Opara binasına doğru yürümeye başladı. Akşamki temsile yer olup olmadığını sordu gişeye. Yer yoktu. Basın kartını çıkarıp kendini tanıttı. Gişedeki görevli:

"Sizin için bir şeyler yaparız Pınar Hanım." deyiverdi. "İki kişi değil mi?" Pınar "Evet." demeyi çok istedi bir an.. Ama yalnızdı işte. Tek başınaydı.

"Hayır." dedi. "Bir kişi." Gişe görevlisi genelde, "Rica etsem altı kişilik olamaz mı, komşum Feyzullah Bey'le Eşi, bir de Teyzemin kızıyla kocası var da." diyen yüzsüz gazetecilere çok alıştığı için midir nedir Pınar'ın suratına tuhaf tuhaf baktı.

"Pekala. Bir kişi." dedi ve Pınar'a davetiyesini uzattı.

"Ne kadar acaba?"

"Rica ederim Pınar Hanım. Basın mensuplarının kontenjanları vardır."

"Ben kendime sadece yer bulmak için torpil yapmıştım ama madem siz öyle diyorsunuz öyle olsun..."

Pınar davetiyesini aldı ve gişenin yanından uzaklaştı. Bunu niye yaptığını da bilmiyordu. Ne alakası vardı Ankara'da opera seyretmenin.. Kendi kendine "Sanki şu anda Ankara'da olmanın ne alakası var ki." dedi ve kaplumbağasının yanına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Kaplumbağının yanında bir trafik polisi vardı.

"Araba sizin mi Hanımefendi?"

"Evet."

"Burada parketmek yasaktır. Arabanızı çektirecektim ama İstanbul plakanız ve Basın çıkartmanız yüzünden size on dakika torpil yaptım."

"Özür dilerim, bilmiyordum. Ne kadar ceza ödemem gerekiyor?"

"Bu seferlik siz arabanızı burada bırakmamış olun, ben de görmemiş olayım.."

"Hayır!" diye çıkıştı Pınar. "Cezamı mutlaka ödemek istiyorum."

"Anlayamadım." dedi polis şaşkınlıkla..

"Ben suç işledim mi işlemedim mi?"

"İşlediniz."

"O zaman cezamı ödeyeceğim.."

"Bu bir gizli kamera şakası falan mı?"

"Hayır. Sadece işlediğim suçun cezasını ödemek istiyorum hepsi bu.." Polis dehşete düşmüştü. Bir süre daha tartıştılar ve sonuç olarak Pınar'ı affetmeyi kafasına takmış olan polis haklı çıktı ve Pınar'a ceza kesmedi. Temsilin başlamasına daha dört saat vardı ve Pınar nerede vakit geçireceğini bilmiyordu. Bilmediği bir başka şey de temsilden sonra ne yapacağıydı. Geri dönemeyeceğine göre bir otelde kalması gerekiyordu ve resepsiyonda Abant'daki gibi bir piç kurusunun olmayacağını umarak İstanbul'dayken de adını duyduğu o yüksek binalı otele yöneldi...

Onyedinci kattaki odasından bütün Ankara görünüyordu ama Pınar'ın gözü aslında Ankara'yı görebilecek durumda değildi. Derhal banyoya girdi ve harika bir duş aldı.İnanılır gibi değildi ama banyoda da telefon vardı. Telefonu kaldırdı ve resepsiyona opera temsilinden bir saat önce uyandırmaları için talimat verdi. Sonra da küveti doldurup içinde serilip kaldı. On dakika kadar sonra içinde bulunduğu suyun soğumaya başladığını hissetti ve sıcak suyu biraz açıp suyu ılıttı. Bu arada küvetteki suyun taşmaması için arada bir küvetin tıpasını açıp soğuk suyun gitmesini sağladı. Bunu evinde hiç yapamadığını düşündü sonra. Evindeki küvetin tıpası yoktu ve Ali tıpa almak için Pınar'a söz vermişti. Verdiği pek çok söz gibi tutmadığı bir sözdü bu...

* * *

"Seninle yıkanmaktan çok korkuyordum biliyor musun." dedi Pınar Ali'ye..

"Niye?" diye sordu Ali..

"Çünkü bundan sonra sen olmadan nasıl yıkanacağım bilemiyorum."

"Saçmalama."

"Hiç de saçmalamıyorum. Seninle yaptığım hiç bir şeyi artık sen olmadan yapamıyorum."

"Çocuklaşıyorsun ama.."

"Çocuklaşıyorum tabii. Beni çocuklaştıran da sensin."

"Öyle mi?"

"Öyle tabii eşşekoğlu eşşek."

"Anlamadım."

"Senin bir bok anladığın yok ki zaten. Kaç zamandır seninle adeta bir oyun oynuyoruz. Sonu tamamen belirsiz bir oyun. Halbuki ikimiz de oyun oynayacak yaşı çoktan geçtik."

"Pınar, seni anlayamıyorum.."

"Sen beni ne zaman anladın ki zaten."

"Bravo sana, şu küvetin içinde beş dakikada yirmibeş senelik karı koca hayatı yaşadık."

"Siktir Ali.." Pınar kuvetin naylon perdesini araladı ve üzerindeki şampuan köpüklerine falan aldırmadan küvetten çıktı. Şöfben'in üzerindeki bornozu giyip banyodan çıktı. Çıkarken de banyonun kapısını kilitledi..Şofbenin gürültüsünden kilit sesini duymayan Ali vucudunu bir güzel durulandıktan sonra banyodaki en büyük havluya sarınıp banyodan çıkmaya niyetlendiğinde kapının kilitli olduğunu farketti.

"Pınar" diye bağırdı! "Kapı açılmıyor!"

"Biraz orada kal!" diye bağırdı Pınar..

"Ama burada üşüyorum." Pınar Ali'ye kıyamadı...

"Kilit açıldıktan sonra ona kadar sayıp çıkacağına ve sonra oturma odasına gideceğine söz verirsen kapıyı hemen açacağım."

"Peki." dedi Ali olup biteni tam olarak çakamamış olmanın şaşkınlığıyla... Derken kapının kilidi açıldı... Ali neredeyse bağırarak saymaya başladı:

"Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, onbir, oniki, onüç, ondört, onbeş, onaltı, onyedi, onsekiz, ondokuz, yirmi, yirmibir, yirmiiki........" Pınar Ali'nin ağzından yetmişdört lafını duyduğunda kapıyı araladı.

"Ali" dedi. "Allah seni kahretsin."

"Bebeğim, derdin ne senin?"

"Sen!" diyebildi..

"Ben mi?"

"Evet... Söyler misin biz ne halt ediyoruz?"

"Anlayamadım.."

"Nedir bu yaşadığımız? Çapkınlık mı?" Ali'nin tek hece bile söylemesine fırsat bırakmadan devam etti. "Gazetenin Genel yayın Yönetmeni'yle, Genel Yayın Yönetmeni'nin rahle-i tedrisatından ve dahi yatağından geçmiş Magazin Editörü'nün yaşadığı bir çapkınlık mı, yoksa basın literatüründe bunu başka bir tanımı var mı?"

"Bir dakika, bir dakika. Galiba ciddi bir konuşmanın eşiğindeyiz."

"Ha şunu bileydin."

"Anlat öyleyse, seni dinliyorum."

"Derdimin ne olduğunu çok iyi biliyorsun."

"Senin ağzından duymak istiyor olmaz mıyım?"

"Bak Ali, ben gerçekten ciddi konuşmak istiyorum."

"Ciddi konuşmaları evde yapmak adetim değildir. Eğer bir sakıncası yoksa bir yere gidip orada konuşalım."

Pınar'la Ali o gece her şeyi konuştular. Pınar'ın konuşmak istedikleri dışında tabii...

* * *

Alkışlar! Alkışlar! Alkışlar!

La Bohem, bazılarının, daha doğrusu Ali'nin biraz iç karartıcı bulduğu Pınar'ınsa en sevdiği operalardan biriydi. Kompakdisk'de defalarca dinlemişti ama canlı olarak temsil edildiğine ilk kez tanık oluyordu..

Korodaki sanatçılardan biri Pınar'ın Liseden arkadaşı İzzet'ti. Yıllar sonra onu ilk kez sahnede gördü. Perde kapanır kapanmaz fuayeye koştu ve sanatçı çıkış kapısının nerede olduğunu öğrendi. Pınar kapının önüne geldiğinde sanatçılar servislerine biniyorlardı. İzzet tam minibüse biniyordu ki Pınar bağırdı:

"İzzet" İzzet çevresine bakındı, Pınar'ı gördü ve ona doğru yaklaştı. Karanlıkta önce tanıyamadı.

"Beni tanımadın mı?" dedi Pınar. İzzet iyice yaklaştı.

"Pınar!" dedi! "Foto Pınar!"

"Foto Pınar ya."

"Ne işin var burada?"

"Geçiyordum uğradım."

"Foto Pınar! İnanılır gibi değil!" İki eski arkadaşın konuşmasını servisin şoförü bozdu.

"İzzet Bey, gelmiyor musunuz?"

"Gelmiyorum" dedi İzzet. "Bu gece serviste yokum."

"Ben engel olmayayım." dedi Pınar.

"Hadi oradan ne engeli, yıllar sonra sen olsan olsan çengel olursun bana." güldüler. "Şuradan bir taksiye atlayalım. Arabam evin önünde, beş dakikalık yok. Beraber bir yere gidip iki tek bir şey içelim."

"Bu bir teklif mi?"

"Foto Pınar, ben bugüne kadar sana bir şey teklif ettim mi ki şimdi edeyim. İkimizden biri bir şey söyleyecek. Öteki ya kabul edecek ya da etmeyecek hepsi bu."

"Tıpkı eski günlerdeki gibi desene."

"Tıpkı eski günlerdeki gibi." İzzet yoldan geçen taksiye el etti araba durdu. Az sonra İzzet'in arabasının yanına vardılar. İzzet arabayı çalıştırdı ve iki lise arkadaşı yola koyuldular.

"Foto Pınar, seni harika bir yere götüreceğim."

"Bundan hiç şüphem yok ama ama asıl harika olan başka birinin kullandığı bir arabada olmak. İnan bana bunun bu kadar hoşuma gidebileceğini bugüne kadar hiç aklıma getirmemiştim."

"Niye ki?"

"Niye olacak ki, İstanbul'dan beri direksiyon sallıyorum da ondan."

"Canım abartma. İstanbul'dan burası dört, bilemedin beş saatlik yol."

"Eee, insanın seninki gibi bir arabası oldu mu böyle konuşması kolay tabii. Senin de benim gibi otuz yaşında bir kaplumbağan olsaydı görürdün İstanbul'un Ankara'ya ne kadar uzak olduğunu."

"Foto Pınar, İstanbul'un Ankara'ya ne kadar uzak olduğunu benim kadar iyi bildiğini sakın söyleme olur mu.."

stanbul'u özlüyor musun?"

"Hem de çok."

"Arada bir gelmiyor musun?"

"Gelmez olur muyum, iki üç ayda bir, iki üç gün uğruyorum."

"Beni niye hiç aramıyorsun alçak?"

"Bilmem. Belki de seni ararsam İstanbul'la Ankara daha da uzaklaşırmış gibime geldiğindendir."

"Saçmalama."

"Saçmalamak mı.." İzzet derin bir iç çekti, sonra konuyu değiştirmek istediği her halinden belli bir tonda devam etti: "Eee, nasıl gidiyor bakalım? Galiba gazeteci olmayı becerdin. Arada bir adını gazetede görüyorum. "

"Üç senedir gazetecilik yapıyorum. Üstelik bir kaç haftadır da gazetenin magazin editörüyüm."

"Magazin Editörü mü? Nasıl yani? Önemli bir mevkiide misin?"

"Yirmidört yaşında, üç yıllık gazeteci biri için önemli bir mevkii denebilir."

"Sevindim."

"Eee, sen neler yapıyorsun?"

"Ne yaptığımı gördün işte. Sağdan girip soldan çıkan kalabalıktan biri olarak dünyanın parasını kazanıyorum."

"Keyfin yerinde değil galiba?"

"Nasıl olsun ki. Senelerce oku, çalış çabala, ondan sonrası da gördün işte. Kalabalıktan biri. Hepsi o kadar!"

"Canım, senin de sıran gelecektir her halde."

"I-ıh. sıram falan gelmeyecek." İzzet yine konuyu değiştirme çabası içindeydi. Aslında bu tatsız konunun bir an önce kapanmasını isteyen Pınar'ın da tek isteği buydu. "Hem boş ver şimdi bunları. Bunca sene sonra seninle karşılaştığımıza göre eski günlerden bahsetsek daha iyi olmaz mı?

"Harika olur. Doğrusunu istersen öğrenciliği falan hiç özlediğim yok ama zaman zaman arkadaşlarımı, o matrak günleri çok özlüyorum."

"En çok da beni, öyle değil mi.." Pınar'ın böyle bir soruya vereceği hazır bir cevabı yoktu.. Bir an durdu. Sonra İzzet'in vitesin üzerindeki elini tuttu:

"En çok da seni....değil." Gülmeye başladılar.

"Foto Pınar, hiç değişmemişsin."

"Lisedeki kadar adiyim, değil mi.." İzzet altta kalan elini kurtarıp Pınar'ın elini üstten kavradı.

"Bilmem belki de daha da fazla..."

Gittikleri barın kapısındaki adam Elektrik Bar'ın kapısında Ali'yi karşılayan adama benziyordu. İzzet anahtarı adama verip Pınar'a eliyle yol göstermişti.

"Buyursunlar."

* * *

"Ali biz neden evlenmiyoruz?"

"Efendim?"

"Söylediğim cümlede anlaşılmayacak bir tek harf bile yok. Ama istersen heceleyebilirim de. A-li, biz ne-den ev..."

"Bir dakika bir dakika." diye kesti Ali. "Ne dediğini anladım da..."

"Eee, o zaman soruma cevap ver."

"Bak Pınar, böyle bir sorunun muhatabı olabilaceğimi hiç hesaba katmamıştım."

"Ama şimdi muhatap oluyorsun işte. Ayrıca da şu anda evde olmadığımıza göze ciddi şeyler konuşmamızda hiç bir sakınca yok, öyle değil mi?"

"Bu ciddi bir konu değil."

"Ne o zaman?"

"Çok ciddi bir konu."

"Aynı fikirdeyim."

"Aynı fikirde olduğumuza sevindim."

"Lütfen sulandırma ve soruma cevap ver. Ya da cevap verme ve ne olacaksa olsun."

"Beni tehdit mi ediyorsun Pınar."

"Öyle diyorsan öyledir."

"Öyle diyorum." Pınar Ali'nin hiç beklemediği bir şey yaptı ve garson'u çağırdı:

"Bakar mısınız?"

"Buyrun efendim.."

"Ali Bey kalkıyorlarmış, Vestiyerden paltosunu getirir misiniz. Hesabı ben ödeyeceğim. Ha, bir de kuruyemiş getirir misiniz." Garson öylece kalakalmıştı. Bir an Ali'ye baktı. Ali lafını unutmuş tiyatro oyuncuları gibi durakladı ve belli belirsiz şunları söyledi...

"Paltomu ben alırım, siz zahmet etmeyin. Hanımefendinin kuruyemişini de hemen getirin lütfen..."

Garson aradığı fırsatı bulmanın rahatlığıyla "Tabii Ali Bey." dedi ve hızlı adımlarla masadan uzaklaştı.

"Sen ne yaptığını sanıyorsun!"

"Ne yaptığımı düşünmek bunca zaman sonra mı aklına geldi?"

"Seni anlayamıyorum Pınar."

"Anlatmama hiç izin vermedin ki..."

* * *

İzzet ikinci kadehten sonra iyice açılmıştı:

"Bunca yıl sonra seni tekrar gördüğümde bu kadar heyecanlanacağım aklımın ucundan bile geçmezdi."

"Heyecanlanacak ne var ki?"

"Bir şey yok mu sence?"

"Bilmem var mı?"

"Uff, Pınar, yıllar sonra o 15-16 yaşındaki çocuğu hortlattın işte. Peki senin içindeki 15-16 yaşındaki kız hortlamadı mı?"

"Hayır."

"Sahi mi?"

"Sahi tabii. 15-16 yaşındaki Foto Pınar hiç bir zaman ölmedi ki hortlasın."

"Bak buna çok sevindim işte. Çünkü o günlerin İzzet'i bugüne kadar kaç kere öldü, kaç kere gömüldü bilemezsin."

"Saçmalama İzzet. Gözlerinde hala o piçkurusunun hınzır bakışlarını görebiliyorum."

"Piçkurusu mu dedin." İzzet'in gözleri parladı. Yüzünde müthiş bir gülümseme belirdi. "Piçkurusu ha. O zamanlar da bana öyle derdin."

"Derdim çünkü sen hayatımda tanıdığım en piçkurusu adamdın."

"Sahi mi?" Pınar İzzet'in saçlarını tuttu, hafif sertçe kulağını ağzına yanaştırdı ve fısıltıyla:

"Sahi olmasaydı olmuş olanların hiç biri olmazdı..."

"Bu bir teklif mi?"

"O zamanlar bu kadar hızlı değildin ama."

"Hıyarlığıma doymayayım."

"O zaman bu kadar aceleci olsaydın da olanların hiç biri olmazdı."

"Pınar! Nam-ı diğer Foto Pınar! Sevgilinle aran nasıl?" Pınar böyle bir soruya ne cevap verebileceğini düşündü. Daha doğrusu sorunun böyle sorulması karşısında biraz bocaladı.

"Sevgilim olduğunu da nereden çıkarıyorsun?"

"Böyle bir kadının sevgilisi yoksa dünyada hiç erkek kalmamış demektir."

"Kimbilir, belki de dünyada hiç erkek kalmamıştır."

"Demagoji mi yapıyorsun, yoksa görüşmeyeli cinsel tercihlerinde değişiklikler mi oldu?"

* * *

Pınar Ali'nin Pazar günü için yaptığı teklifleri kendi aralarında "müthiş" diye niteledikleri pazar ekini kutlamak için Magazin bölümündeki arkadaşlarını evine davet ettiğini söyleyerek reddetmişti.

Akşamki davet için alışverişten döndüğünde telesekreterinde üç mesaj vardı: "Pınar Hanım, Ali Bey Magazin Bölümünde çalışan herkesi bu akşam saat 19.00'da Elektrik Bar'a davet ediyor..." diye başlayan Ali'nin sekreterinin mesajının devamında herkese haber verildiği söyleniyor ve uzun uzun Pınar'ın gözü kapalı bulabileceği Elektrik Bar'ın tarifi yapılıyordu... Diğer iki mesaj da adeta: "Emir büyük yerden." diyen Magazin Bölümü çalışanlarındandı.

Pınar dünyanın parasını verip aldığı üç torba dolusu 'zımbırtı'nın karşısında öylece kalakalmıştı. Öfke içinde telefon defterine sarıldı ve Ali'nin ev numarasının defterinde yazılı olmadığını farketti. Derhal gazeteyi arayıp Ali'nin ev numarasını aldı ve numaraları öfkeyle tuşladı...

"Bu numarayı çevirdiğinize göre kiminle muhatap olacağınızı zaten biliyor olmanız gerek. Ama yazık şu anda onu evde yakalayamadınız. Adınızı ve telefon numaranızı bırakırsanız sizi arayacağımdan emin olabilirsiniz. Bu arada kendinize çok iyi bakın çünkü sizi aradığımda hasta biriyle konuşmak hiç hoşuma gitmez."... "Dııııııııt" Pınar hiç bir şey söylemeden telefonu kapattı ve olduğu yere çöktü.

Pınar Elektrik Bar'a inadına yarım saat geç gitti. Magazin bölümü eksiksiz oradaydı. Tabii Genel Yayın Yönetmeni Ali de. Pınar bütün sahtekarlığını takınarak:

"Kusura bakmayın, notunuzu biraz önce alabildim. Onun için de geciktim."

"Biz de sağlığınızdan endişe etmeye başlamıştık Pınar Hanım." dedi iki tarafından Magazin Bölümünün kızları tarafından kuşatılmış Ali...

"Arkadaşlar gelmeyince ben de onların sağlığından endişe etmeye başlamıştım ama gördüğüm kadarıyla herkesin sağlığı yerinde."

"Sizin de bir davet verdiğinizi bilmiyordum Pınar Hanım, çok özür dilerim."

"Rica ederim, ne demek. Benim davet verdiğimi nereden bilebilirdiniz ki.." Bu sahtekarlık dolu oyunu Elektrik Bar'ın Şef Garsonu bozdu:

"Pınar Hanım, Hoşgeldiniz, niye ayakta kaldınız, buyrun oturun lütfen." Adamın Pınar'a adıyla hitabetmesi ikisinde de belli belirsiz bir tedirginlik yarattı. Ama diğerleri durumun pek farkına varmamışlardı her halde. Altı kişilik masaya yedinci kişi olarak gelen Pınar'a bir sandalye daha getirildi. Pınar Ali'ye en uzak kalacağı şekilde masanın baş tarafına oturdu.

Gece boyunca bir sürü mesele konuşuldu. Daha doğrusu Magazin Bölümü'nün kızları Ali'ye bütün dertlerini anlattılar ve kur yaptılar. Magazin bölümünde bir tek erkek vardı ve o da ister istemez Pınar'a ilgi gösteriyordu. Saat onikiye geliyordu ve Pınar:

"Saat onikiye geliyor. Kusura bakmayın, Sindirella gitmek zorunda." deyiverdi ve kalktı. Magazin bölümünün tek erkek mensubu Fahri:

"İstersen seni ben bırakayım." deyiverdi.

"Sağol, arabam var." dedi Pınar.

"O zaman sen beni bırak.. Arabam yok da.." Magazin Bölümü'nün kızları bu boktan espriye kahkahalarla güldüler. Ali'yle Pınar bir an gözgöze geldiler, Pınar en orospu haliyle Fahri'ye döndü:

"Harika olur, ben de yalnız kalmamış olurum." deyiverdi. "Magazin Bölümü'ndeki bütün arkadaşlarım adına size teşekkür ederim Ali Bey. Bizi çok mutlu ettiniz. Yarın gazetede görüşürüz." dedi ve Fahri'nin koluna girerek barın kapısına doğru yürümeye başladı.

"Kızlar bir dakika, ben de acele bir telefon etmek zorundayım." diyen Ali de peşlerinden gitti. Ali:

"Fahri jetonun var mı?" diyerek önlerini kesti. Fahri ceplerini karıştırdı ve Ali'ye bir jeton verdi. Herkes birbirine "iyi geceler." dedikten sonra Ali telefon'a sarıldı, Pınar'la Fahri de çıkıp gittiler.

"Pınar biliyor musun, epeydir seninle başbaşa kalmak istiyordum." dedi Fahri..

"Niye?"

"Bilmem belki de seninle ilgili fikirlerimden sözetmek içindir."

"Hangi fikirlerinden?"

"Herhalde bunca zaman bunu anlamışsındır."

"Hayır Fahri, bunca zaman senin benimle ilgili fikirlerin hakkında hiç bir şey düşünmedim."

"O zaman ya körsün, ya da cinsel tercihlerini erkeklerden yana kullanmıyorsun?"

"Fahri, tercihlerimi her zaman erkeklerden yana kullanmışımdır."

"Hiç belli olmuyor.."

"Öyle mi?"

"Bilmem."

"Galiba bana asılıyorsun."

"Galiba seni istiyorum."

"Paran var mı?"

"Anlayamadım." Pınar kaplumbağanın frenine öyle bir basmıştı ki neredeyse ikisi de camdan fırlayacaklardı:

"Anlaşılmayacak bir şey yok. Yolun bundan sonrasını taksiyle gideceksin ve taksiciler kimseyi bedava bir yere götürmezler."

"Bak Pınar, galiba beni yanlış anladın."

"Hayır Fahri, seni doğru anladım." Pınar eğildi ve Fahri'inin kapısını açtı.. "İyi geceler.."

"Pınar bak..."

"Siktir git Fahri..." Fahri önce kelimenin tam anlamıyla pis pis sırıttı, Pınar'a baktı ardından da arabadan indi, kapıyı kapatmadan önce içeriye eğildi:

"Günün birinde Genel Yayın Yönetmeni olursam umarım fikrin değişir." Pınar eğilip kapıyı kapattı ve gaza bastı... Az sonra çağrı cihazı dıtlamaya başladı...

"Saat 01.00'de Beylerbeyi Sarayı'nın önünde olacağım. Ali..."

"Saat 01.00'de Beylerbeyi Sarayı'nın önünde olacağım. Ali..." Emrediyordu sanki eşşekoğlueşşek...

"Saat 01.00'de Beylerbeyi Sarayı'nın önünde olacağım. Ali..."

* * *

"Eee, evimi nasıl buldun bakalım?" dedi İzzet.

"Fena değil. İyi kazanıyorsun anlaşılan."

"Şikayetim yok."

"Beni kahve içmeye davet etmiştin. Kahven vardır umarım."

"Var tabii."

"O zaman istikamet mutfak! Hadi bakalım.." İzzet kısa bir sessiz bakışmanın ardından:

"Seni hemen yatağa atmak istediğimi düşünüyorsun. Bu da seni korkutuyor, değil mi?"

"Senden neden korkayım ki.. Bunu yedi sekiz sene önce başarmıştın zaten."

"Galiba ilk başaran da bendim."

"Galiba öyleydi."

"Galiba mı?"

"Sıçtırtma da git şu kahveyi yap işte." İzzet iki elini havaya kaldırıp mutfağa doğru yöneldi. Pınar da oturma odasının yolunu tuttu. Duvarda bir kaç resim vardı ve resimlerden biri de kendi resmiydi. İlk sevgilisinin evinde siyah bir çerçeve içinde yedi sekiz sene önceki resmini görmek Pınar'ı hem çok şaşırtmış hem de çok heyecanlandırmıştı. Bir süre resme baktı sonra mutfağa yöneldi. Mutfakta İzzet kahve suyunun kaynamasını bekliyordu.

"İzzet!" dedi Pınar. "Biliyor musun, çocukça da olsa galiba seni hala seviyorum." İzzet'in dudağına masum bir öpücük kondurdu sonra.

"Ben de seni hala seviyorum." diyen İzzet hiç de masumca olmayan bir karşılık verdi Pınar'ın dudaklarına. Pınar'ın içinden direnmek gelmiyordu. Direnmedi de. Kaynamayı bekleyen cezvenin altını kapatan İzzet yıllar önce olduğu gibi Pınar'ı kucağına aldı ve... saire...

İzzet'in uyuması çok uzun zaman almadı. Pınar'sa biraz utanarak yataktan kalktı ve giyindi. Çırılçıplak gördüğü ilk erkeğin çıplak vucuduna yedi sekiz sene sonra bir kere daha baktı. Bir zamanlar bütün kızların peşinden koştuğu ve Pınar'ın 'götürdüğü' ve şimdilerde sağdan girip soldan çıkarak para kazanan İzzet çaresiz öylece 'horluyordu'.

Pınar bir taksiye atlayıp oteline geri döndü ve döner dönmez evini, telesekreterini aradı. Fakat telefonda uykulu bir erkek sesi duydu..

"Alo?" Pınar hemen telefonu kapattı.. Karşısındaki ses Ali'nin sesiydi. Evine istediği zaman girebilmesi için anahtarının bir kopyasını verdiği Ali'nin sesi...

Ali bu anahtarı ilk kez kullanmıştı...

Sabah uyanır uyanmaz İzzet'den özür dilemesi gerektiğini düşündü ve Opera idaresini arayıp İzzet'in telefon numarasını öğrendi...

"Alo?"

"Alo..."

"Merhaba İzzet, Ben Pınar."

"Pınar?"

"Foto Pınar."

"Foto Pınar olduğunu biliyorum da şu anda yanımda olman gerekmiyor muydu?"

"Şu anda hiç bir yerde olmam gerekmiyor. Ankara'yı terkediyorum da sana bir hoşçakal demek istedim."

"Dün gece rüya görmedim değil mi?"

"Rüyanda ne gördüğüne bağlı."

"Pınar, nerdesin?"

"Otelimdeyim. Birazdan da yola çıkacağım."

"Nereye gidiyorsun?"

"Bilmem."

"Ne demek bilmem."

"Bilmem demek bilmem demektir. Kendine iyi bak.." dedi ve telefonu kapattı.

* * *

"Saat 01.00'de Beylerbeyi Sarayı'nın önünde olacağım. Ali..." Pınar kendi kendine çok direndiyse de yirmi dakika gecikmeli olarak Beylerbeyi Sarayı'nın önüne geldi. Ali Japon yapımı arabasının içinde Pınar'ı bekliyordu. Pınar kornaya bastığında Ali arabasından çıkıp Pınar'ın kaplumbağasının yanına geldi. Pınar'ın açık penceresine kafasını uzattı:

"İstersen benim arabamla gidelim." dedi Ali.

"Bir yere mi gideceğiz?" diye cevaplandırdı Pınar.

"Gitmeyelim mi?" Pınar cevap vermedi.Ali arabanın öteki tarafına geçti ve kapıyı açmayı denedi. Kapı kilitliydi. Pınar pencereyi araladı.

"Herkesin kendi yoluna gitmesine ne dersin?"

"Fahri benden daha mı cazipti?" Pınar Ali'nin suratına önce sertçe baktı sonra da kapının kilidini açtı. Ali arabaya girip sağ koltuğa oturdu. Sonra gözgöze geldiler. Pınar Ali'nin suratına bir tokat patlattı. Ali yediği tokatın etkisiyle neye uğradığının şaşkınlığıyla Pınar'a baktı, Pınar soluk soluğa ve neredeyse ağlamaklı:

"Allahın belası! Kimsenin senden daha cazip olamadığının hala farkında değil misin!"

"Sevgilim, Lütfen gidelim, olur mu." Ali Pınar'a çok seyrek 'sevgilim' derdi. Gecenin saat 01:30'unda demişti işte.. Ve yaşaran gözler bu kez Pınar'a değil Ali'ye aitti...

Eve vardıklarında üzerindekileri çıkarmaya bile fırsat bulamadan Ali Pınar'ı kollarından yakalayarak duvara dayadı ve öpmeye başladı. Ancak bu öpüşmede Pınar'ın alıştığı yumuşaklık, sefkat yoktu. Tam tersine Ali Pınar'ın dudaklarını ve yanaklarını ısırıyor, göğüslerini kalçalarını sıkıyor, bir yandan da üzerindekileri adeta yırtarcasına çıkartmıya uğraşıyordu. Canı iyice yanmaya başlayan Pınar kurtulmaya çalışıyor ancak beceremiyordu:

"Ali! Canımı acıtıyorsun!" Ali kollarını güçsüzce iki yana sallandırdı, dudaklarını Pınar'ın dudaklarından ayırdı, alnını Pınar'ın omzuna dayadı ve öylece kalakaldı.

"Ben... Ben seni çok seviyorum!"

"Ben de seni çok seviyorum." diye karşılık verdi Pınar. Ali dudaklarında suç işlemiş çocukların titremesiyle Pınar'a baktı:

"Fahri'yle aranızda bir şey yok değil mi?"

"Fahri mi? Sen delirdin mi." Duvarla Ali'nin arasına sıkışıp kalmış olan Pınar öfkeyle oradan kurtuldu. "Fahri ve ben! Tebrik ederim Ali. Böyle bir şey ancak ve ancak senin gibi bir dahinin buluşu olabilir." Pınar'ın çekilmesiyle duvara dayanmış durumda kalan Ali olduğu yere çöktü ve bir sigara yaktı.

"Ne bileyim, kızlar tepeme çıkınca kızacağını ve benden öç almak isteyebileceğini düşündüm.."

"O kızlar senin tepene çıktıkça ne düşündüm biliyor musun?"

"Ne düşündün?"

"Küçük orospular ne kadar sulanırsa sulansın o çeşmenin suyunu bir tek benim içeceğimi. Bu da beni mutlu etti. Herkesin sahip olmak istediği bir şeyin senin olması hoşuna gitmez mi?"

"Haklısın."

"Ayrıca senden öç almaya kalkarsam da bunu yapacağım son kişi Fahri olurdu.."

"Özür dilerim. Ne bileyim işte."

"Ayrıca da söyler misin bana, niçin arkadaşlarıma vereceğim daveti sabote ettin? Bana gelecekler diye ne kadar para harcadığımı biliyor musun?"

"Bu geceyi yalnız ikimiz için planlamıştım. Ama senin davet vereceğini öğrenince başka çarem kalmadı. İki üç saat o gerzeklerle oyalandıktan sonra başbaşa bir yerlere gideriz diye düşünmüştüm." Pınar Ali'nin son sözleriniden sonra ona karşı biraz haksızlık ettiğini düşünmeye başladı. Yerde duvara dayanmış öylece oturan ve sigarasının külünü avcuna silkeleyen adam çalıştığı gazetenin koskoca Genel Yayın Yönetmeni'ydi ne de olsa.. Yerden kalkan Ali sokak kapısına doğru yürüdü, kapıyı açtı ve Pınar'ın yüzüne hınzır hınzır bakarak:

"Ayrıca da para mes'elesine hiç kafa yorma. Sürpriz olsun diye söylememiştim ama laf aramızda bizim gazetede editörler muhabirlerin iki üç katı maaş alırlar." Ali kapıyı kapattı ve gitti. Pınar arkasından bakakalmıştı. Bir an peşinden gitmeyi düşündüyse de bunun o an için iyi bir fikir olmadığı kesindi. Duvardaki saat 02.15'di. Pınar telefon'a doğru yöneldi. Az sonra Ali'nin çağrı cihazı biplemeye başlamıştı bile.

"Saat 03.00'de Beylerbeyi Sarayı'nın önünde olacağım. Pınar."

* * *

Pınar Otel'i terketmeden önce annesini aradı. Annesi ısrarla nerede olduğunu soruyordu. Pınar'sa ser verip sır vermemeye kesin kararlı biçimde:

"Bak anne, şu anda gazetenin verdiği çok gizli bir görevdeyim.. Önemli bir şey olursa lütfen çağrı cihazıma not bırak ben seni ararım." dedi ve en yapmaması gereken şeyi yaptı. Gizli görev lafı annesini iyiden iyiye endişelendirmişti. Az sonra çağrı cihazı dıtladı. Mesaj annesinden değil Ali'dendi:

"Pınar annen aradı, çok telaşlıydı lütfen beni gazeteden ara." Pınar için yapılacak hiç bir şey yoktu. Annesini arasa durumu izah etmesi neredeyse imkansızdı. Sadece editörlerin kullandığı direkt hattından Ali'yi aradı...

"Efendim?"

"Efendim?"

"Neredesin Pınar?"

"Hiç bir yerdeyim."

"Bana bak, bu bir şakaysa tadı kaçtı haberin olsun."

"Şu anda yıllık iznimi kullanıyorum Ali Bey. Size hesap vermek zorunda olduğumu da hiç sanmıyorum."

"Sana hesap sormuyorum, sadece merak ediyorum hepsi bu. Ayrıca annen de gizli görevlerden falan bahsetti. Ne halt ettiğini söyler misin lütfen."

"Belki de müthiş bir haber peşindeyim. Olamaz mı? "

"Pınar, dinler misin lütfen!..."

"...Hayır, lütfen siz beni dinleyin sayın Genel Yayın Yönetmenim. Şimdi hemen annemi arayıp bir şarkıcının peşinde olduğumu, mes'elenin önemsenecek bir yanı olmadığını söyler misiniz."

"Pınar, çocukluk ediyorsun!"

"O halde döndüğüm zaman, tabii dönersem beni çocuk sayfası editörü yaparsınız." dedi ve telefonu kapattı.

Ali'yle konuşmak Pınar için kolay değildi. Ama sesini duymak da hoşuna gitmişti. Asansörde gözü aynaya takıldı. İki gündür aynı şeyleri giydiğini farketti. Koltuklarının altını kokladı. İçinden "Ulan yine mis gibi kokuyorum be!" dedi ve aynadaki fıstığa bir öpücük yolladı. İki gündür ha bire yıkanıyordu ama üstündekileri yıkama olanağı bulamamıştı. Bulması da hiç kolay görünmüyordu.

Otelden çıkar çıkmaz kaplumbağasına atladı ve Çankaya'ya doğru sürmeye başladı. Ulus, Sıhhiye, Kızılay, Bakanlıklar, Kavaklıdere ve nihayet Çankaya. Ulus'dan Çankaya'ya uzanan Atatürk Bulvarı üzerinde Pınar adeta kendini bir çağdan başka bir çağa geçmiş gibi hissetti. Yol boyunca çöplerin ve bıyıklı adamların azalması, eteklerin kısalması, hele elçiliklerin yoğunlaştığı Kavaklıdere ile Çankaya arasında yeşilin her tonunu görebilmek Pınar'ı çok şaşırtmıştı. Öyle ki Ulus'dan Çankaya'ya kadar, sadece bir kaç kilometrelik bir mesafede neredeyse çağ değiştirdiğini düşündü.

Önünden geçtiği elçiliklerde çalışanların 'mahremiyet tazminatı' aldığı Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentinde bir kaç kilometre içinde çağ değiştirebilmeyi başarmıştı ya üzerindekileri değiştirmeyi henüz başaramamıştı. Çankaya'ya vardığında vitrininde kredi kartı kabul ettiğine dair çıkartma bulunan ilk mağazanın kapısından içeri girdi. Önce pahalı bir kot pantalon sonra rahat bir spor ayakkabı ve bir sürü şey aldı. Giyinme kabininde yenilerini giydi ve aynadaki yansımasına bir öpücük daha gönderdi.

Elinde biri eskilerin, öteki yenilerin bulunduğu iki torbayla mağazadan çıktı ve kaplumbağasına atlayıp yola koyuldu. Fakat nereye gideceğini bilmiyordu. İçinden Anıtkabir'e gitmek geçti bir an. Ve gitti de. Hep televizyonda gördüğü o görkemli yapının içinde gezinmek harika bir duyguydu.

Anıtkabir'in kafeteryasında sütlü kahvesini yudumlarken kaptpostal, broşür falan satan bankoya yaklaştı. Gözüne bir Türkiye haritası ilişti.. Haritayı aldı ve incelemeye başladı. Gözüne Ürgüp takıldı. Ankaradan Nevşehir 277, Nevşehirden Ürgüp de 23 kilometreydi. Toplam 300 kilometre yani... Kaplumbağasıyla bu yol 4-5 saat sürerdi...

"Sıkı durun Peri bacaları! Pınar geliyor." dedi ve naylon bardağını alıp kafeteryadan çıktı. Anıtkabir'in iki ev sahibinin tam ortasına geldiğinde yüzünde keyifli bir gülümseme belirdi: "Yahu dedi, ne yaman bir yapı kurmuşsunuz ki, biz içerden bazıları dışardan hala yıkamadık gitti." Rakıyı çok sevdiğini bildiği iki yakın dostuna kavhe bardağını kaldırdı "Şerefe!" dercesine: "Sizi seviyorum. Sizi gerçekten çok seviyorum..."

* * *

Saat 03:00'de Ali'nin arabası Beylerbeyi Sarayı'nın önünde duruyordu. Pınar kaplumbağasını Ali'nin arabasının arkasına parketti ve beklemeye başladı. On dakika kadar bekledi. Direnci kırılan Ali oldu. Ağzında bir sigarayla Pınar'ın penceresine yaklaştı. Pınar dosdoğru önüne bakıyordu. Ali camı tıkladı. Pınar sanki hiç farkında değilmiş gibi başını o tarafa çevirdi ve camı araladı. Ali de sanki yabancı biriyle konuşuyormuşcasına:

"Afedersiniz ateşiniz var mı?" Pınar arabanın çakmağını yuvasına itti ve sessiz bekleyiş çakmağın ısınmasına kadar sürdü. Pınar çakmağı camdan uzattı, Ali sigarasını yaktı ve çakmağı uzattı, Pınar tam çakmağı alacaktı ki elini yakaladı ve öptü. "Çok üşüdüm, biliyor musun..." Pınar elini kurtardı ve kaplumbağa'nın sağ kapısını açtı. Yavaş hareketlerle arabaya binen Ali cebinden bir sigara daha çıkardı, elindeki sigaranın ateşiyle onu yaktı ve Pınar'a verdi: "Buraya geleceğimi nereden bildin?"

"Buraya geleceğini nereden mi bildim? Seni buraya ben çağırdım."

"Nasıl becerdin bunu?"

ağrı çektim."

"Çağrı cihazım yanımda değildi."

"Yalan söylüyorsun." Ali arka koltuktaki çantasını aldı ve kapağını açtı, çağrı cihazı çantanın içindeydi..

"Gördün mü..." Sonra da gelen mesajları okumaya yarayan ışıklı düğmeye bastı ve Pınar'ın mesajını okudu: "Saat 03.00'de Beylerbeyi Sarayı'nın önünde olacağım. Pınar." Ali gülmeye başladı. Pınar da ona katıldı ister istemez.

"Yani şimdi biz..." dedi Pınar, "Yani şimdi biz verilmemiş bir randevuyla mı buluştuk."

"Öyle görünüyor.."

"Buna inanamıyorum."

"Bunda inanılmayacak bir şey yok ki. Bütün suçlular suç mahalline mutlaka geri gelirler. Mutlaka."

* * *

Pınar Ürgüp'e vardığında hava kararmıştı. Yatıp uyumak için çok erken, çevreyi gezmek içinse çok geçti. ve tabelasını gördüğü ilk otelin kapısından içeri girdi ve kendine bir oda tuttu. Odaya girer girmez ilk işi banyoyu keşfetmek oldu çünkü Pınar için yıkanmanın saati yoktu.. Harika bir banyonun ardından oda servisini aradı ve bir kafe konyak ısmarladı.

Harika! Muhteşem bir banyonun ardından kafe konyak içmek bir tek kelimeyle anlatılacaksa Pınar açısından bu kelime olsa olsa Harika olabilirdi..

"Alo, resepsyon mu"

"Evet."

"Bu civarda içki içip müzik dinlenebilecek bir yer var mı?

"Otelimizin barı var efendim."

"Başka?"

"Bir de yeraltı barı var."

"Uzak mı?"

"Yo, hayır, yürüyerek en fazla beş dakika."

"Aşağıya indiğimde tarif edersiniz değil mi?"

"Tabii."

"Teşekkür ederim."

Pınar çoğunlukla rehberlerin ve acentacıların takıldığı ve kulak kabartabildiği kadarıyla halı ve deri ceket komisyonu mes'elelerinin konuşulduğu barda herkesin uzağında bir masa buldu ve oturdu. Kendini garsona farkettirmek biraz zaman aldıysa da sonunda bunu becerdi ve bir cintonik ısmarladı.

* * *

"Ne içeceksin?"

"Cintonik."

"Cintonik mi? Neden, hep şarap içerdin.."

"Cintonik beni çok çabuk çarpıyor birinci kadehin sonunda sarhoş oluyorum."

"Yani sarhoş olmak mı istiyorsun?"

"Evet. Belki ancak o zaman beni dinlersin.."

"Ne yani, seni dinlemiyor muyum?"

"Hoşuna giden şeylerden bahsettiğim zaman dinliyorsun tabii."

"Hoşuma gitmeyecek şeylerden bahsedeceğini düşündüğümü söylersem müneccimlik yapmış olmam, değil mi?"

"Seni bilmem ama Garsonun müneccim olduğunu hiç snmıyorum. Sipariş vermezsek bize hiç bir şey getirmez."

"Galiba haklısın." Ali garsonu çağırdı ve siparişlerini verdi. Pınar için bir cintonik kendi için de bol buzlu sek viski söyledi.

"Sen viski içer miydin?"

"Evet.. Tabii Hoşuma gitmeyecek konuşmaları dinleyeceğimi hissetiğim zamanlar.."

"Aslında" dedi Pınar, "Aslında normal şartlar altında konuşmak istediğim şeylerin senin de hoşuna gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama ne zaman bunları söylemeye kalksam ya lafımı yarıda kesiyorsun ya da geçiştiriyorsun."

"Anlaşıldı." dedi Ali. "Yine o aynı mes'ele."

"Evet. Yine o aynı mes'ele."

"Bak Pınar, ben seni gerçekten çok seviyorum. Ama şu sıralar kendimi evlenmeye hazır hissetmiyorum."

"Neden peki?"

"Bak, mesleğimde ulaşmaya çalıştığım bir yer var ve oraya ulaşmaya çalışırken yaşayacağım acıları ve zor zamanları biriyle, hem de çok sevdiğim biriyle paylaşmak istemiyorum."

"Mesleğinde ulaşmaya çalıştığın bir yer var ve oraya ulaşmaya çalışırken yaşayacağın zevki ve başarının keyfini kimseyle paylaşmak istemiyorsun."

"Belki de öyledir."

"Öyledir demek."

"Öyledir demedim. Belki de öyledir dedim."

"Ne farkeder ki."

"Bilmiyorum ama farkedebileceğini düşünüyorum."

"Peki ya ben de senden ne kadar uzak kalırsam o kadar rahat, o kadar huzurlu ve o kadar mutlu olacağımı düşünmeye başlarsam?"

"Rahat ve huzurlu olabilirsin ama mutlu olabileceğini hiç sanmıyorum."

"Neden? Magazin editörlüğünü benden alıp başkasına mı verirsin?"

"Pınar, Allahaşkına şimdi bunun ne alakası var?"

Konuşma hızla sinir bozucu bir hal alıyordu ve içki servisi yapmaya gelen garson ikisini de kurtardı.. İçkiler masaya kondu, hiç bir şey söylemeden kadehler tokuşturuldu ve birer yudum içildi...

"Demek cintonik seni hemen sarhoş ediyor ha..." Pınar cevap vermedi. Kısa bir sessizliğin ardından Ali viskisinden bir yudum daha aldı... "Pınar biliyor musun ben aslında..." gerisini getiremedi.. Derin bir soluk alıp devam etti: "Ben aslında seni çok seviyorum."

"Belli oluyor."

"Sevmiyor muyum yani." Pınar Ali'nin gözlerinin içine baktı ve titrek bir sesle cevap verdi:

"Seviyorsun tabii."

"E, o zaman?"

"Bak, aslında evlenmek falan umrumda değil. Benim tek istediğim insanların meraklı bakışlarından kurtulmak."

"Hangi insanların?"

"Kapıcı, bakkal, garsonlar, gazetedekiler. Hatta Beylerbeyi Sarayı'nın önündeki askerler. Herkes. Hepsi suratıma, sanki, Ali'yle aranızda neler var bakalım Pınar Hanım. Yoksa söylemekten çekindiğiniz bir şeyler mi der gibi bakıyor. Benim tek istediğim. Hey millet, ben bu adamı seviyorum! O da beni seviyor diye bağırmak. Hepsi o."

"Acelen ne zamanı gelince o da olacak."

"İyi de bunun zamanı ne zaman gelecek?"

"Dedim ya, yapmak istediğim daha bir sürü şey var. Bunlar için uğraşırken de birilerinin üzülmesini istemiyorum."

"Başkaları sana ayakbağı olmasın istiyorsun yani."

"Pınar n'olur saçmalama."

"Saçmalayan sensin Ali. Bunca zaman her hangi bir konuda sana yardımcı olmamam için elinden gelen her şeyi yaptın. Beni her şeyin dışında tuttun. Halbuki ben sana her konuda yardımcı olmak istiyorum. O ulaşmak istediğin yere bir an önce ulaşman için senin yanında olmak istiyorum."

"Ama ben bunu istemiyorum. Anlıyor musun beni. Bugüne kadar ne yaptıysam kendi kendime yaptım. Her yere kendi kanatlarımla uçtum. Ondokuz yaşımda gazetenin üçüncü sınıf muhabiriyken otuziki yaşımda Genel Yayın Yönetmeni oldum. Bu hiç de kolay olmadı doğrusu. Bunun için de çok acı çektim."

"Bu acıları çekerken de yanında ben yoktum. Bunu söyleyeceksin, değil mi..."

"Hayır, söylemek istediğim bu değil."

"Ne peki öyleyse? Hem şu varmak istediğin nokta nedir, öğrenebilir miyim? Gazetenin televizyon kanalının da başına geçmek mi?"

"Aşamalardan biri de bu."

"Peki, bunu başarman için ben sana nasıl köstek olacağım?"

"Pınar, yeter artık. Şu anda bunları konuşmak istediğim hiç sanmıyorum."

* * *

 

 

* * *

ALTINCI SAYFA SONA ERDİ,

DEVAM ETMEK İÇİN BURAYI TIKLAYIN

SAYFA 1 2 3 4 5 6 7