BANYO TIPASI 

SAYFA 1 2 3 4 5 6 7

.

BEŞİNCİ SAYFA

.

Abant'dan ayrılmanın vakti gelmişti artık. Pınar otel odasındaki bir kaç parça eşyasını alıp resesyoncu çocukla hasap görmek üzere aşağıya indi.

"Kahvaltı iyiydi, değil mi?"

"Hiç fena değildi.."

"Fena değildi demek. Müşteri her zaman haklıdır ama, başka yerde kolay kolay çift sarılı yumurta bulamazsınız."

"Hıı, yumurta hakikaten harikaydı."

"Bunu duyduğumaa sevindim. Akşam anneme de söyleyeceğim."

Pınar Resepsyoncu Ali'nin suratına bakarak Genel Yayın Yönetmeni Ali'yi düşündü. O olsa şimdi kesinlikle "Yumurtaları annem mi yumurtluyor?" deyiverirdi. Pınar bu kadar cesaret gösteremedi.

"Annen tavuklara iyi bakıyor desene..." Bu lafın üzerine de Ali'yi hatırladı. O böyle bir lafın üzerine kesinlikle söyle dedri: "I-ıh, horozlara çok iyi bakıyor."

"I-ıh, horozlara çok iyi bakıyor." Resepsyoncu Ali de böyle bir cevap verivermişti işte.. Pınar dehşet içindeydi. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. 34 yaşında ülkenin en parlak gazetecilerinden birinden kaçmış, sonra da Abant'da 18-19 yaşında bir piç kurusuna yakalanmıştı.

"Ali borcum ne kadar?" Ali hiç bir şey söylemeden elindeki pusulayı Pınar'ın önüne uzattı. Pınar pusuladaki parayı ödemek için elini çantasına attı sonra bir an durdu: "Kredi kartı geçiyor mu?"

"Tabii ki.."

"O zaman kredi kartıyla ödeyeceğim."

"Nasıl isterseniz." Pınar kredi kartının yanına yüklüce bir bahşiş iliştirip Ali'ye uzattı. Ali kredi kartının üzerine baktı:

"Demek adınız Pınar."

"Evet."

"Pınar."

"Efendim?"

"Yoo, isminiz kulağa çok hoş geliyor da onun için tekrar etmek istedim hepsi o kadar." Pınar bu çocuğu çözmekte bir problem yaşıyordu. Yoksa bu Ali öbür Ali'nin biraz küçüğü falan mıydı. Değildi tabii. Bunu çok iyi biliyordu ama yine de sormadan edemedi:

"Baksana, sen nesin?"

"Anlayamadım." Çocuk haklıydı, söylenen sözle anlaşılacak bir şey yoktu.

"Yani okuyor musun?

"Haa, liseyi geçen sene bitirdim."

"Üniversite?"

"Üniversiteye gideceğim de ne olacak? Burada işim gücüm yerinde. Üniversiteye gidip de işsiz mi kalayım?"

"Galiba haklısın.."

"Haklıyım tabii. Geçen sene uzun uzun düşündüm taşındım bu karara vardım. Üniversite bitirmişler annem gibi çift sarılı yumurta üretebiliyorlar mı?" Pınar taşı gediğine koyma fırsatını kaçırmadı:

"Üniversite bitirmişler yüzde on almak için çalıştıkları otelin müşterilerini babasının dükkanına gönderebiliyorlar mı?" Resepsyoncu Ali gülmeye başladı, bir yandan kredi kartı ile ilgili işlemleri bir yana bırakıp duvarda asılı duran otel ruhsatını söktü ve Pınar'a uzattı. Ruhsattaki resmi gösterdi Pınar'a:

"Babam." dedi. "Bu otel de babamın." Pınar dönen dolabı çakamıyordu.

"Anlayamadım. Yani sen şimdi..."

"Size çok güzel bir kahvaltı tavsiye etmem hoşunuza gitmedi mi?"

"Gitti." Pınar'ın verdiği yüklü bahşişi göstererek:

"Bahşişi yüksetmek için harika bir yol bu."

"Yahu iyi de niçin bütün bunları itiraf ediyorsun?"

"İtiraf mı? Ne itirafı. Benim yaptığıma olsa olsa samimi olmayı oynamak denebilir."

"Samimi olmayı oynamak mı?"

"Siz müşterisiniz ben de satıcı. Siz beni ne kadar samimi sanırsanız benim için o kadar iyi."

"Peki bu da mı bir itiraf değil."

"Şurayı imzalar mısınız?" Pınar domuzluk etmek istiyordu..

"Hayır, nakit ödemek istiyorum.."

"Siz nasıl isterseniz." Pınar gülmeye başladı..

"Tamam tamam, getir imzalayacağım.." Pınar imzaladı..

Genel Yayın Yönetmeni Ali'yi İstanbul'da, Resepsyoncu Ali'yi de Abant'da bırakıp kaplumbağasının gaz pedalına basan Pınar Abant'dan 22 kilometre uzaklaşıp otoyola yaklaştığında iki tabelayla karşılaştı. Direksiyonu sola kırsa İstanbul'a, sağa kırsa Ankara'ya doğru gidecekti.. Tabelaya yaklaştıkça hızını düşürdü düşürdü ve sonunda direksiyoru sağa kırdı ve gaz pedalına gücünün yettiğince bastı. Coğrafi olarak Ankara istikametinde gidiyordu ama o nereye gittiğini bilmiyordu...

* * *

"Ne demek lan filmi seyretmedim! Sen ne biçim sinema yazarısın hıyar!" Ali gazetenin sinema yazarı Oktay'ı herkesin içinde fena halde haşlıyordu. Oktay da verebileceği bir cevap olmadığı için sıkıntılı sıkıntılı dinliyordu Ali'nin ağıza alınmayacak laflarını! "Senin yazını okuyup kırk yılda bir sinemaya gitmeye kalktım. İçim dışıma çıktı iki saat."

"Ama Ali Bey, herkes o filmi çok beğeniyor."

"Ulan herkes beğeniyor diye gazeteye yazı yazılır mı! Hem sen ne için para alıyorsun bu gazeteden? Filmleri seyredip üzerine yazı yazmak için mi yoksa elalemin beğendiği filmlere övgüler düzmek için mi?"

"Bakın Ali bey..."

"Bir tek laf daha edeyim deme!"

"Bu kadar insanın içinde beni çok zor durumda bırakıyorsunuz ama.."

"Sinema yazarınıza güvenip sinemaya gittik içimiz dışımıza çıktı." diye mektuplar yağmaya başlarsa sen asıl o zaman görürsün zor durumda kalmanın ne olduğunu! Dua et ki kimse senin palavralarına kanıp o boktan filmi seyretmeye gittiği yok.. Koca sinemada bizim dışımızda kimse yoktu." Olayı o ana kadar zaten tedirgin tedirgin seyreden Pınar Ali'nin "Biz" demesi üzerine iyice rahatsız oldu ve olduğu yerden uzaklaşmak için bir iki adım attı. "Pınar hanım!" diye kükredi adeta "Siz bu filmi gördünüz mü?"

"Hayır!" diyebildi Pınar yakalanmışlığın rahatsızlığıyla.

"Niye?" Oktay Beyin yazısını okumadınız mı?"

"Okumadım."

"Okumalıydınız Hanımefendi, okumalıydınız! Oktay Beyefendinin övgülerine dayanamayıp mutlaka o boktan filmi seyretmeye giderdiniz ve hayatınızın iki saati mahfolurdu.. Söyleyin bana bu Oktay'ın yaptığının kalpazanlıktan ne farkı var? Kalpazanlar sahte para basıp hapse girer, kendine sinema yazarı diyenler sahte eleştiriler yazıp bir de üstüne para alır! Bu olacak şey değil... Bu ayki maaşının yarısını kesiyorum."

"Ali Bey, istifa etmemi mi tercih edersiniz yoksa beni kovma zevkini sonuna kadar yaşamak mı?" Büyük bir sessizlik kapladı ortalığı bir an...

Ali, Oktay'a kapıyı göstererek ve televizyona çıktığında kullandığı kalın sesiyle: "Seçimi kendin yap." dedi ve arkasını dönüp odasına doğru yürümeye başladı.. Bir iki adım atmıştı ki Oktay müdahele etti..

"Ali Bey!" dedi. Herkes soluğunu tutmuş Oktay'ın ne diyeceğini bekliyordu. Aslında Ali de diğerleri de Oktay'ın özür dileyeceğinden emindi. Oktay herkesi yanılttı... "Şu aralar aşık falan mısınız, yoksa kafanıza saksı falan mı düştü?" Herkes bu laf üzerine donup kalmıştı. En çok da Ali'yle Pınar... "Öyle ya yanınızda çalışan birini kovarken siktir git dememeniz çok şaşırtıcı doğrusu." Herkes Ali'nin böyle bir lafa nasıl cevap vereceğini merak ediyordu.. Ali'yle Oktay kovboy filmlerindeki düellocular gibi gözgözeydiler.

"İyi de.." dedi Ali, "Sen artık benim yanımda çalışmıyorsun ki."

Ali'yle Oktay'ın bu diyaloğu gerçek hayatta değil de bir tiyatro oyununda olsaydı bu laf ve söyleme şekli mutlaka alkış alırdı.. Artık Oktay'ın da söyleyeceği bir şey kalmamıştı çünkü final sözü söylenmişti. Pınar bir kere daha aşık oldu Ali'ye. Oktay ceketini giydi ve çıkıp gitti.

"Hayatınızda hiç işten ayrılma sahnesi seyretmediniz mi? Hadi bakalım, hepiniz işinizin başına.." Herkes sessizce masasına yönelirken Ali dünyanın en sıradan lafını ediyormuş gibi: "Pınar hanım, yeni birini buluncaya kadar da sinema yazılarını siz yazın!" deyiverdi. İyice şapşallaşan Pınar Ali'nin suratına öylece bakakaldı. "Ne bakıyorsun öyle, dediğimi anlamadın mı!"

"Anladım!" diyebildi Pınar.

"Anladım Ali Bey!" diye sert çıktı Ali..

"Anladım, Ali Bey!"

Ali odasına doğru giderken belli belirsiz: "Geri zekalıların hepsi beni buluyor bu içine sıçtığımın gazetesinde!" dedi. Pınar öylece kalakalmıştı.. Kızlardan biri elini omzuna koydu: "Boş ver" diye Pınar'ı teselli etti: "Manyak işte, bilmiyor musun. " Pınar kızın suratına baktı:

"Biliyorum." dedi. "Manyak." ve kendi kendine devam etti. "Zaten onu manyak olduğu için seviyorum ya..."

* * *

Ali manyaktı manyak olmasına ya Pınar çok mu akıllıydı. Öyle ya manyak olmasa ne işi vardı Ankara yolunda...

Kaplumbağa'nın benzin göstergesi yarımın altında gösteriyordu. Pınar manyaktı manyak olmasına ya otoyolda benzinsiz kalacak kadar da değildi. 25-30 kilometre kadar gitti ve gördüğü ilk benzinciye girdi. Pompanın yanına geldi ve "Doldurun." diyerek anahtarı pompacıya verdi. O sırada gözü istasyonun mini marketindeki gazetelere takıldı. Arabadan indi ve markete yöneldi. Bir kaç paket sigara, çiklet, bisküvi ve gazete alıp çıktı. Bir an dehşete düştü. Kaplumbağası ortada yoktu. Sonra birden rahatladı. Kaplumbağası "ortada" yoktu, çünkü "kenardaydı"

"Abla, sen markete gidince arabayı kenara aldık." dedi pompacı.

"Tabii, tabii." diyebildi Pınar. "Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir sonra buldurur." diyenlere hak verdi sonra. Hazır arabası "kenara" çekilmişken gazeteye şöyle bir göz atsa hiç fena olmazdı. Ali'nin yazısı her zamanki gibi harikaydı. Taşı yine gediğine koymuştu.. Rengarenk resimlerin olduğu magazin sayfasındaki kendi yazısına baktı sonra.. Ali'nin yazısının yanında ne kadar saçma sapan ve önemsizdi yazdıkları.

* * *

Her Pazartesi sabahı gazetede büyük patronun başkanlığında bir Yönetim Kurulu toplantısı yapılır, bu toplantıdan sonra Ali burnundan soluyarak büroya girer, bağırır, çağırır ve odasına kapanırdı. Bu Pazartesi de pek farklı değildi. Ali burnundan soluyarak elinde bir dosyayla girdi.

"Hikmetinden sual edilmeyen büyük patronumuzun emirleri var." dedi, sonra da gündüz sekreterini yanına çağırdı: "Büyük Patron yeni görev dağılımının buradaki gibi yapılmasını istiyor. Zat-ı Devletleri uygulamanın bu hafta sonunda başlamasını emrettiler." diyerek dosyanın içindeki kağıtlardan birini adamın eline tutuşturdu ve odasına girip kapısını da sertçe çarparak kapattı.

Gündüz sekreteri herkesi çevresine toplayıp Büyük Patron imzalı yazıyı okudu. Pek de önemli olmayan üç maddeyi Pazar ekini ve magazin sayfasını hazırlayan bölümün başına sinema yazılarının başarısından dolayı Pınar'ın getirildiği açıklayan dördüncü madde izleyince büroda bir mırıltı başladı. Böyle bir bölüm hep vardı ama başında biri yoktu. Herkes bir şeyler yapar, sonra da Ali göz attıktan sonra iş biterdi. Büyük Patronun yazısında Pınar'ın emrine dört kişinin verildiği de yazılıydı... Böyle bir göreve kendilerini daha uygun bulan, biri erkek dört arkadaşı Pınar'ın yanına geldiler. Kızlardan biri hafif kinayeli bir şekilde Pınar'ı öptü ve:

"Eee Patron, ne yapıyoruz?" deyiverdi. Pınar herkesden daha şaşkındı.

"Efendim?" deyiverdi. Öteki kızlardan biri aynı kinayeli tavırla..

"Hadi patron, Pazara şunun şurası ne kadar kaldı ki.."

"Bir dakika çoçuklar. Bir dakika. Ben hiç bir şey anlamadım. Önce gidip Ali Bey'le bir konuşayım. Meseleyi iyice bir anlayalım bakalım." Sonra da Ali'nin sekreterine döndü "Ali Bey'e kendisiyle görüşmek istediğimi söyler misiniz lütfen." Büroda herkes soluğunu tutmuş Ali'nin sekreterinin cevabını bekliyordu. Sekreter kız dahili telefondan Ali'yle konuşuyordu ama sesi öyle kısıktı ki ne dediği anlaşılmıyordu.. Kız nihayet telefonu kapattı. Pınar ve diğerleri kızın gözünün içine bakıyorlardı.. Kız da bunun keyfini çıkartırcasına ağırdan alıyordu. Meraklı gözlere bakıp bakıp sonunda adeta lutfetti:

"Çok işi varmış. Zamanı olunca o sana haber verecekmiş."

"Bir daha ara ve israr ettiğimi söyle."

Kız Pınar'dan böyle bir tavır beklemiyordu, bir robot gibi Pınar'ın sözlerine itaat etti. Telefonu açtı ve bir kaç kelime söyledikten sonra kapattı. Pınar'ın "Ne oldu?" demesine fırsat kalmadan Ali kapıyı açıp dışarı çıktı..

"Ne var Pınar Hanım?" Pınar hiç bir şey söyleyemedi. "Ne var?" dedim.

"Şey," dedi Pınar, sizinle görüşmek istiyorum."

"Ne görüşeceğiz?"

"Yeni görevim hakkında..."

"Ne varmış yeni görevinizde, ne yapacağınızı bilmiyor musunuz? Pınar kendini topladı ve kendini Jan Dark gibi hissederek:

"Ne yapacağımı çok iyi biliyorum Ali Bey. Sadece nasıl yapacağım hakkında emir ve görüşlerinizi almak istedim hepsi bu."

"Bu görev size pek yaramadı galiba. Diliniz ne çabuk uzadı öyle?"

Pınar'ın süngüsü düşüverdi: "Özür dilerim." diyebildi.

"Tamam, tamam. Şimdi bir telefon görüşmesi yapacağım. On dakika sonra sizi çağırtırım.." Kapıyı sertçe kapatıp odasına girdi... Orada öylece kalakalan Pınar döndü, herkes ona bakıyordu.

"Orospu çocuğu." diyebildi. Az önce kıskançlık içindeki iki kız başta olmak üzere herkes Pınar'ın durumuna düşmediklerine şükrederek onu teselli etmeye koyuldular. Pınar bir sigara yaktı, masasına oturup düafonun düğmesine bastı.

"Kafeterya mı?" dedi, evet cevabını aldıktan sonra da gözleriyle çevresindekileri saydı. "Yazı işlerine ondokuz neskafe... Ha, benim hesabıma yazın." Sonra da gülümsedi çevresindekilere. Gergin hava biraz biraz dağıldı. Altı yedi dakika sonra koskoca bir tepsinin içinde neskafelerle garson girdi içeri. Neskafeler dağıtılırken Ali'nin sekreterinin dahili telefonunun zili çaldı. Sekreter kız belli belirsiz:

"Peki efendim." dedi ve telefonu kapattı. "Pınar Hanım, Ali Bey sizi bekliyorlar." Pınar kahveleri dağıtan garsonun tepsisinden iki kahve aldı ve Ali'nin odasına yöneldi. Sonra bir an durdu ve arkadaşlarına döndü, kahveleri işaretleyerek:

"Hiç değilse, kahvesini yudumlarken küfür edemez." dedi ve herkesin kahkahaları arasında sekreter kızın açtığı kapıdan içeri girdi...

Kapı kapanır kapanmaz Ali Adeta Pınar'ın üstüne atladı. Tabii bu sırada fincanlardan biri devrildi ve yarısı yere döküldü. Birazı da Ali'nin üstüne.. Neye uğradığını anlayamayan Pınar:

"Ali Bey, n'oluyor?" deyiverdi.

"Sıçtırtma Ali Bey'in ağzına. Öyle bir kahveyle kurtulacağını mı sanıyorsun, akşam ne ısmarlıyorsun sen ondan haber ver bakalım."

"Ali. Neler oluyor söyler misin?"

"Bir şey olduğu yok. Gazete için çok sıradan bir olay. Magazin bölümünün başına birinin geçmesi gerekiyordu, senin geçmen uygun görüldü. Hepsi bu."

"Kim uygun gördü peki?"

"Kim olacak, Büyük Patron tabii."

"İki ay önce böyle bir karar verilmesi gerekseydi Büyük Patron yine beni mi seçerdi?"

"İki ay önce Büyük Patronun ne yapacağını ben nereden bileyim?"

"Kararı sen verdin o da imzaladı, öyle değil mi?"

"Genel Yayın Yönetmini karar verdi, Patron da imzaladı. Sinema yazarımız da Magazin bölümünün başına geçti. Hepsi bu."

"Sinema yazarınızın haftanın bir kaç gününü Ganal Yayın Yönetmeni'yle aynı yatakta geçirmesinin bunda etkisi var mı acaba?"

"Var tabii."

"İşte ben de bundan korkuyordum."

"Korkuyordun demek. Neden? Bunun gerçek olmasından mı, yoksa benim ağzımdan çıktığını duymaktan mı?" Pınar hiç bir şey söyleyemeden koltuğa oturdu kaldı. Ali Pınar'a yaklaştı: "Baksana, neden sinema yazılarının gerçekten çok iyi, çok samimi olduğunu düşünmüyorsun."

"Bırak allahaşkına."

"Bırak allahaşkınaymış. İki ay öncesine kadar gazeteci olmak için neler yaptığını bir düşünsene. Daha doğrusu neler yapmadığını düşün. Hanımefendi Gazetecilik okulunu bitirmiş, hasbelkader bir gazeteye kapağı atmış, sonra da Beylerbeyi'ndeki fildişi köşkünde birilerinin gelip kendisini keşfetmesini beklemeye başlamış... Sonra biri onu keşfediyor ve Hanımefendi paniğe düşüyor." İnce sesiyle taklit ederek: "Eyvaaaah! Gazeteci oluyorum İmdaaaat!"

"Sen aç da kıçınla alay et!"

"Peki." Ali Pantalonunu sıyırdı ve sırtının arkasından kıçına baka baka konuşmaya başladı. "Eyvaaaaah! Gazeteci oluyoruuuum. İdaaat!"

"Ali!"

"Ne var?"

"Manyaklaşma! Şimdi ya biri gelirse?"

"Kimse gelemez! Ben Bu gazetenin Genel Yayın Yönetmeni'yim! Odama benden izinsiz kimse giremez." Bir yandan toparlanırken.. "Ve sana bir şey daha söyleyeyim: Ben işimi yapıyorum. Hem de iyi yapıyorum. Eğer öyle olmasaydı burada olmazdım.. Yani iyi gazeteciyi de güzel memeyi de bir bakışta anlarım. Ve bugüne kadar memeleri güzel diye kimseye yazı yazdırmadım, güzel yazıyor diye de kimseyle aynı yatağa girmedim.." Pınar'a iyice yaklaştı, yanaklarını avuçlarının arasına aldı, dudaklarına minicik bir öpücük kondurup devam etti: "Ne yapalım, senin memelerin de güzel, yazıların da."

Pınar yine mat olmuştu. Ali Pınar'ı bir kere daha öpüp kapıya yöneldi ve kapıyı açıp azarlar bir tonda konuşmaya başladı. "Evet Pınar Hanım, şimdi gidin bölümünüzdeki arkadaşlarınızla bir değerlendirme toplantısı yapın. Akşama da bana bir rapor hazırlayın. Buyrun." Pınar çıkarken Ali sekreterine döndü: "Temizlik bölümünden birilerini çağırın da yerleri temizlesin. Pınar Hanım'ın eli ayağı birbirine dolandığı için kahvesini yerlere döktü." Herkes gülüşürken Ali Pınar'ın arkasından bağırdı "Pınar Hanım... Kolay gelsin..

Pınar emrine verilen dört arkadaşını alıp o güne kadar özel olarak pek kullanılmayan "Magazin" odasına kapandı ve Pazar ekiyle magazin sayfası hakkında ciddi bir toplantı yaptı. Arkadaşlarının da kendinin de harika fikirleri vardı. Neticede amaç harika bir dergi ve sayfa oluşturmaktan çok, çok reklam alan bir şeyler yapmak üzerine yoğunlaştı. Tekstil sektöründen reklam alabilmek için moda bölümlerine, deterjan reklamı almak için de kadın bölümlerine yer vermeleri gerekiyordu. Pınar gerçeklere karşı fazla direnmedi ve reklam almanın yollarını zorlayan arkadaşlarına destek verdi. Neticede bir dergi şablonu oluşturdular. Arkadaşlarıyla birlikte "müthiş" bir dergi oluşturacak her şeyi saptadılar. Pınar "patron" olmanın keyfiyle toplantıyı sona erdirdi.

"Bakalım Ali Bey manyağı ne diyecek." dedi ve arkadaşlarına ertesi gün 10.00'da buluşmak üzere evlerine gitmelerini söyledi. Sonra da Ali'nin sekreterinden randevu istedi. Ali telefonun öteki ucundaydı:

"Sevgili kaplumbağanı gazetenin park yerinde bırakmaya gönlün razıysa akşam baskısı döner dönmez park yerinde buluşalım." deyiverdi. Pınar'ın cevabı çok basitti:

"Peki." Ali en haşin sesiyle:

"Emredersiniz Ali Bey!" deyiverdi. Pınar'ın cevabı Ali'nin son sözünü tekrarlamaktan öteye geçemedi tabii ki..

"Emredersiniz Ali Bey!" İkisi de gülümseyerek telefonu kapattılar.

Akşam baskısı saat 18.00 sularında dönerdi ve dönmüştü bile. Yol boyunca Pınar konuyu her ne kadar işe getirmek istediyse de Ali buna pek izin vermedi:

"Yahu bana bak, herhalde bir dosya hazırlamışsındır. O dosyayı okuduktan sonra konuşsak daha profesyonelce olmaz mı?"

"İyi de dosyayı sana vermeden önce, yani size arzetmeden önce patronumun fikirlerini almam daha doğru olmaz mı?"

"O zaman patronuna git."

"Afedersin ama benim patronum sensin.."

"Sizsiniz!"

"Sizsiniz! Peki Ali Bey. Zat-ı devletlerinin fikirlerini alabilir miyim acaba?"

"Alamazsınız Pınar Hanım."

"Niye alamazmışım?"

"Çünkü ben profesyonelim, parasını almadan kılımı kıpırdatmam."

"Kaç para istiyorsunuz efendim?"

"Pınar siktir Allahaşkına. Ne bok yiyeceksen ye işte."

"Öyle mi?"

"Öyle tabii. Millet, elime bir fırsat geçse ve işime kimse karışmasa der, sen tutmuş patronundan yardım istiyorsun. Kızım, bak, eğer bu işte benim parmağım olduğu düşünülürse ağzınla kuş tutsan bir boka yaramaz. Ne yapacaksan kendin yapacaksın."

"Ay tamam, Pazar sabahı erken uyan da dergi yapmak nasıl olurmuş gör."

"Yalnız bir şey var Pınar hanım, Pazar dergileri Cuma günü basılır."

"Siktir. Bak bu hiç aklıma gelmemişti."

* * *

BEŞİNCİ SAYFA SONA ERDİ,

DEVAM ETMEK İÇİN BURAYI TIKLAYIN

SAYFA 1 2 3 4 5 6 7