BANYO TIPASI 

SAYFA 1 2 3 4 5 6 7

.

DÖRDÜNCÜ SAYFA

.

Pınar ezan sesiyle uyandı. Nicedir hep duyduğu, ama dinlemediği bir şeydi ezan. Gecenin sessizliği içinde müezzinin sesini hem de saba makamında duymak, bir insan sesi duymak harikaydı. Yataktan kalktı. Üzerinde kazağı vardı ve bacakları çıplaktı. Bir an için bacaklarının üşüdüğünü, ürperdiğini hissetti. Elleriyle bacaklarını ovalarak ısıttı. Bacaklarındaki kılları yukarı doğru hareket ettirdiğinde içi bir hoş oldu. Ürperdi.

* * *

"Lütfen ellerini bacaklarımdan çeker misin Ali."

"Niye?"

"Utanıyorum da ondan."

"Anlamadım."

"Anlamayacak bir şey yok. Epeydir kendimi kapıp koyvermiştim. Yani senin anlayacağın şu sıralar berbere gitmem gerek."

Ali gülmeye başladı. "Ne yani" dedi. "Bacaklarını berbere elletmek bana elletmekten daha mı keyifli?"

Pınar darmadağın yatağın içindeki yastığı Ali'nin kafasına vurdu. "Hayır" dedi. "Sadece yarın "İnsan bacaklarına biraz özen gösterir şekerim, sen ağda diye bir şey duymadın mı" demeni istemiyorum hepsi bu.

"Sen ağda diye bir şey duymadın mı?" dedi hınzırca Ali. Köfteye benzer bir şeydir.

"Köfteye mi?" dedi Pınar.

"Canım, yapısal olarak. Şimdi çocuklar anneleri köfte yoğururken çiğ çiğ yemek istemezler mi. İşte ağda da öyle bir şeydir esasen. Küçük çocuklar anneleri ağdayı hazırlarken onun aslında limonlu şeker olduğunu düşünerek yemeğe kalkarlar. Tıpkı köfte gibi."

"Ayyy! Çok iğrenç." dedi Pınar.

"İğrenç falan değil. Ağda henüz kıllanmadan yenir. Ayrıca da anneler kıldan tüyden meseleler başlamadan çocuklarını kovarlar." dedi ve Pınar'ın bacaklarını avuçladı. "Bana bak kıldan tüyden meseleler için beni yorma." Pınar "bana ne" gibilerinden omuzlarını kaldırıp bacağını çekmeye kalkınca "Eğer bacakların kılsız olması gerekseydi öyle yaratılırdı, ayrıca da şu anda gülümseme zamanı.." dedi ve Pınar'ı gıdıklamaya başladı. "Gülümseme zamanı... Gülümseme zamanı.." Pınar gülmeye başladı. Tabii Ali de. İkisi de katıla katıla gülüyorlardı. Taa ki Pınar Ali'nin yanaklarını avuçlarının arasına alıp dudaklarını dişleye dişleye öpmeye başlayıncaya kadar.

"Bir dakika. Bir dakika." dedi Ali ve telefona uzandı. Numaraları tuşladı. "Alo. Gece Sekreterini bağlar mısınız lütfen. Bekliyorum.." Ali birden suratını buruşturup ahizeyi kulağından uzaklaştırdı.. "Ulan günün birinde şu bekletme müziğini icad eden pezevengin annesiyle tanışırım inşallah." Pınar gülmeye başlayınca Ali eliyle Pınar'ın ağzını kapattı.. "Şşşt... Alo. Merhaba Cevdet, Ben Ali. Yahu ben sana söylemeyi unuttum. Şu yarınki Bülbül Sevenler Derneği'nin toplantısına birini göndermemiz lazım... Yahu ne bileyim, büyük patron istedi.. Ha, kimi göndereceksin?.. Kaçta mı? Onda galiba. Haa.. Yok canım, boşver. Gündüzcülerden biri gitsin.. Neydi o kız adı, ha, Pınar. Pınar.. Hah, telefon et yarın toplantıya gitsin üç beş fotoğraf çekip gelsin. Altına da abuk subuk döşensin.. Efendim? Saat üçbuçuk mu? E n'olmuş. Siktiret kardeşim maaş almaya gelince iyi de gece uyanmaya gelince mi kötü.. Tamam. Numarası panoda vardır. Hemen ara.. Tamam.. Araba mı? Ne arabası yahu. Erken kalkıp otobüse binsin.. Yahu Cevdet amma uzattın be. Ara şunu söyle işte.. Ha, görev panosuna Pınar görevde, geç gelecek diye bir not yaz da mes'ele çıkmasın. Tamam Cevdet'ciğim. Öptüm.." Telefonu kapatır. "Öff! Koskoca Genel Yayın Yönetmeni emir veriyor, gece sekreteri denen pezevengin yaptığına bak. Yok arabaymış da yok saat üçbuçukmuş da." Derken telefon çalar. Pınar ahizeyi kulağına götürür.

"Alo, merhaba Cevdet!" Ali "Sıçtın" gibilerinden bir hareket yapar. Öyle ya Cevdet'in arayacağı konusunda Pınar'ın fal bakmadığının en yakın şahididir. "Eee, buna kulak derler." deyiverdi Pınar."Hayrola gecenin bu vakti?.. Bülbül Sevenler Derneği mi? Tamam. Ali Bey istedi demek. Geri zekalı, rüyasında bile iş sayıklıyor." Ali Pınar'ın çenesine hafifçe vurdu. "Tabii Cevdet. Canım senin ne kabahatin var ki. Büyük patron emrettiyse Ali Beyefendi'ye bok yemek düşer.. Tamam saat onda orada olurum. Aaa Cevdet, tamam dokuzbuçukta orada olurum." Telefonu kapattı. "Hıyar'a bak! Sanki Bülbül Sevenler Derneği diye bir yer varmış gibi!" Sonra Ali'ye döndü.. "Bu nereden icabetti sorabilir miyim?"

"Sorabilirsin de cevap alabilir misin bilmiyorum. Şu kadarını söyleyeyim, yarın sabah karga bokunu yemeden gazetede olman gerekmiyor. Çünkü sen Büyük patronun emri karşısında boynu kıldan ince Genel Yayın Yönetmeni'nin direktifiyle Bülbül Sevenler Derneği'nin toplantısında gazetemizi temsil edeceksin." Yutkundu Ali... "Böylece" dedi. "Böylece yarın sabah birlikte kahvaltı edebileceğiz."

İki hafta içinde dördüncü defa birlikte sabahladığı ve susmasına alışkın olmadığı Ali'nin bu son lafından sonraki suskunluğunu uzun uzun seyretmenin keyfini yaşadı Pınar. Sonra, neredeyse fısıltı gibi bir sesle konuştu:

"Seni istiyorum... Seni istiyorum."

"Ne duruyorsun, al o zaman."

* * *

Üzerinde "Recepcion" yazan bankonun arkasındaki oğlan ne derse desin Pınar'ın midesi kazınıyordu ve bir şeyler yemesi gerekiyordu. Lobi'ye indiğinde o delikanlıyla karşılaştı. Delikanlı traş olmuş ve galiba kendini after shave'iyle yıkamış bir halde karşısında durup duruyordu. Pınar, hani derler ya burnunun direği kırılarak delikanlıya yaklaştı.

"Benim karnım aç." dedi. "Kahvaltı nerede veriliyor?"

"Yan salonda." dedi delikanlı yüksek sesle, sonra sesini kısarak devam etti. "Ama ben sizi çok sevdim, elli metre ilerde çok güzel bir kafeterya var. Ben olsam orada kahvaltı ederdim. Üstelik buradan daha ucuz." Pınar da kısık sesiyle sordu:

"Sen iyilik meleği falan mısın?"

Oğlan bütün sevimliliğiyle ve samimiyetiyle ve tabii ki kısık sesiyle cevap verdi: "Hayır, o kafeteryayı babam işletiyor. gönderdiğim her müşteriden yüzde on alıyorum."

Pınar oğlanın boynuna atlayabilirdi. Oğlan gözgöre göre alçaklık ediyordu... Ve bunu itiraf ediyordu... Üç kişiydiler artık. Ali, Pınar ve bu oğlan... "Yahu senin adın ne?" dedi Pınar...

"Ali." deyiverdi oğlan. "Ali." Hay sıçaydı Pınar bu durumun içine...

* * *

"Sevgili Genel Yayın Yönetmenim kahvaltıda ne içmek istersiniz? Kafi ti or me?" İngilizce bilenler ya da o filmi seyretmiş kişilerin bilebileceği bir espriydi bu aslında. "Kahve mi çay mı ben mi?" Ali, ODTÜ mezunuydu, İngilizceyi İngilizlerden iyi bilirdi ve üstelik tam bir sinema manyağı olduğu için sözü edilen filmi kim bilir kaç kere seyretmişti. Nokta nokta nokta bir gecenin ardından birbirine sarılıp uyumuşlardı. O geceyi nokta nokta nokta'dan başka bir şey açıklayamazdı. Müthiş! Muhteşem! Harikulade! Dehşet!... Hayır, bu kelimeler durumu açıklamıyordu. Üstelik birlikte uyanmışlardı ki, bu durumu nokta nokta nokta'nın da açıklaması mümkün değildi. Gerçi Ali, futboldan tiyatroya, tüketici haklarından trafiğe, özellikle trafiğe ve her boka maydanoz, tuhaf sakallı sakallı ve sakalından da tuhaf gülen gazeteci ya da medya yavşağı adamdan hiç hazetmezdi ya, herifin bir lafı manasızca doğruydu. "Gece yatılırken her kadına aşık olunabilir, çünkü kadın o ana kadar kendine bakmış, güzel görünmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Halbuki kadın eğer sabah uyandığında da göze hoş geliyorsa, işte o zaman gerçekten güzel kadındır." Pınar harika görünüyordu. Ve Ali böyle bir kadının yanında uyanmanın keyfini yaşıyordu.

Pınar! Ünlem işareti!

Pınar öyle böyle güzel değildi... Çok güzeldi. Üstelik "Kafi, ti or me" diyordu. "Kahve mi çay mı ben mi?"

"Sen!" dedi Ali. "Sen, yani sütlü kahve."

"Haşmetmeapları nasıl uygun görürlerse." dedi Pınar ve avuçlarını birleştirip bir geyşa edasıyla çenesine götürüp geri geri yürüyerek yatak odasını terketti. Masada kuş sütü eksik bir kahvaltı olduğu söylenemezdi. Tereyağı, reçel, peynir ve zeytin. Ve tabii ki sütlü kahve. Fakat ortalığı kaplayan kızarmış ekmek kokusu Ali'nin başını döndürmeye yetiyordu.

"Kızarmış ekmek kokusu başımı döndürüyor."

"Öyle mi?" dedi Pınar kaşlarını hafif kaldırarak.

"Bir de senin kokun. Tabii sadece kokun da değil, her şeyinle benim başımı döndürüyorsun." Ali Pınar'ı elinden tutup çekti ve kucağına oturttu. "Biliyor musun, seninle ne yapacağımı bilemiyorum. Daha da korkuncu sensiz ne yaparım hiç bir fikrim yok." Pınar derin bir soluk aldı ve Ali'nin kucağından kalktı.. Karşılıklı oturdular ve hiç bir şey konuşmadan kahvaltı etmeye başladılar.. Pınar bir ara kalktı ve radyoyu açtı. İnsanları uyandırmak isteyen radyolar bu saatlerde hep hızlı tempolu müzik çalarlardı. Oysa Pınar da Ali de uyanmak istemiyorlardı aslında. Kendilerini iki haftadır bir rüyanın içinde hissediyorlardı ve uyandıklarında bu rüyanın bitecek olması ihtimali ikisini de korkutuyordu..

Birlikte kahvaltı etmenin hayalini uzun zamandır kuruyorlardı ama işte bu hayal yıkılıvermişti. Birbirleriyle ilgili bir kaç laf edebileceklerini hayal etmişlerdi. Oysa susmuş radyodaki hıyarı dinliyorlardı.

"Dostlar bugün epeydir yapmak isteyip de yapamadığınız şeyleri yapın. Düşünün, en son ne zaman iyi bir film seyrettiniz. Çok oldu dediğinizi duyar gibiyim. evet, biliyorum, televizyonda her gece harika filmler gösteriliyor ama, unutmayın film sinemada seyredilir. Hadi, kalkın 12.00 seansında sinemaya gidin. Tıpkı okulu kırıp sinemaya kaçtığınız günlerdeki gibi..."

"Sinemaya gidelim mi." dedi Pınar.

"Sinemaya mı?" diye irkildi radyoda söylenenleri duyan ama dinlemeyen Ali. "Sinema da nereden çıktı şimdi.?"

"Hiiç. Öylesine söylemiştim." Elinde yarı boşalmış fincanı alarak hafif sinirle kalktı ve kahve makinasına yöneldi.. Ali sebebini tam olarak çakamamıştı ama bir pot kırdığının, daha doğrusu Pınar'ı kırdığının farkındaydı. O da kalktı ve Pınar'ın beline sarıldı:

"İyi de" dedi, "İyi de bu konuda çok önemli bir problem olduğunu unutuyorsun." Pınar iyice kızmıştı. Kıyabilse elindeki kaynar kahveyi Ali'nin başından aşağıya dökebilirdi.

"Problem mi?" dedi sinirle. "Ne problemi?"

"Ne problemi olur mu hayatım. Hangi filme gideceğimize karar verebilmek sence önemli bir problem değil mi?" Pınar'ın yelkenleri suya inivermişti. Bunu belli etmemek için fincanını doldurdu ve beline sarılmış olan Ali'nin ellerinden kurtularak Ali'nin karşısına geçip geri geri iki adım attı.

"Buraya gel." dedi. Ali itirazsız itaat etti. Aralarında birbirlerinin soluklarını hissedebilecekleri kadar bir mesafe vardı. Pınar başını hafif kaldırdı ve Ali'ye baktı. "Ne duruyorsun?" Ali olup biteni çakamamış, aval aval Pınar'ın suratına bakıyordu. "Hadi" dedi Pınar, "Öp beni." Onca şeye itaat eden Ali bu emre mi karşı gelecekti yani...

Beş, belki on dakika orada öylece öpüştüler... Ali elini Pınar'ın pijamasının üstünü alttaki pijama pantolonun lastiklerinden kurtarmıştı ki bir an duraklayıp dudaklarını Pınar'ın dudaklarından kurtardı. "Yalnız" dedi, "Yalnız eğer şu anda içinde bulunduğumuz fiili durum devam ederse biz filmleri televizyonda seyretmeye mahkum yaşarız.."

"I-ıh" dedi Pınar. "Elini şu anda bulunduğu yerden çek ve içeri gidip giyin. Çünkü ben sinemaya gitmek istiyorum."

"Emin misin?"

"Şu an için evet, ama bir iki dakika içinde içeri gidip giyinmezsen fikrim değişebilir."

"Bu durumda içeri gidip giyinmek enayilik olmaz mı?" Pınar başını evet anlamında aşağıya doğru eğdi ama hınzır hınzır bakan gözleri fıldır fıldır dönerken ağzından şu kelime dökülüverdi:

"Hayır."

"Bunu sen istedin."

Ali Pınar'ı orada öylece bırakarak, içeri, giyinmeye gitti.. Pınar gerçek cevabının başını evet anlamında eğmek mi yoksa "Hayır" demek mi olduğu tam olarak bilemeden 'giyinmek' üzere Ali'nin peşine takıldı. Elbiselerin yerlere saçıldığı odada Ali yoktu. Daha doğrusu vardı da yorganın altında yatıyordu. Pınar yorganı açtığında yorganın içinde yatan Ali'nin çırçıplak vucuduyla karşılaştı.. Evet, aslında pek de ahım şahım olmayan bu vucut Pınar'ın aklını başından alıyordu. Pınar Ali'nin vucudunun her bir milimetrekaresini öpmek istiyordu. Bugüne kadar prensini bulabilmek için o kadar çok kurbağa öpmüştü ya, karşısındaki bu vucudun o beklediği prense ait olduğuna artık inanmak istiyordu.. Ve onun aradığı prens şu anda bile sırf Pınar istiyor diye sinemaya gitmeye razı olacak kişiydi...

"İyi de ya ben gerçekten sinemaya gitmek istiyorsam?" dedi Pınar. Ve Ali'nin sinemaya gitmek üzere hazırlanması üç dakika bile sürmedi...

"Madem Pınar sinemaya gitmek istiyor o zaman sinemaya gidilir." deyiverdi sokağa çıkmak üzere sadece ayakkabıları ve deri montu eksik olan Ali.

"Sen müthişsin" diyebildi darmadağınık pijamasıyla öylece kalakalan Pınar.

"Beni bu yüzden seviyorsun ya."

"Şimdi de benim giyinmem mi gerek.?" dedi Pınar.

"Soyunsan daha çok hoşuma gider ya neyse."

"Soyunayım o zaman."

"Elbiselerini pijamanın üstüne giyemeyeceğine göre zaten önce soyunacaksın." diyen Ali hınzır hınzır baktı ve: "Ben de muhteşem şeylerin hepsini göreceğim."

"Bok göreceksin" dedi Pınar ve Ali'yi yumuşak hareketlerle ve zaman zaman minicik öpücüklerle yatak odasının kapısından dışarı çıkarıp kapıyı kilitledi. "Sen ayakkabını giyerken ben de hazır olurum..." Üç nokta... "Canım..." Ali kahkahalarla gülmeye başladı kapının önünde..

"Seni seviyorum!" "Seni seviyorum!" "Seni seviyorum!" Seni seviyorum!" "Seni seviyorum!" Pınar'ın hazırlandığı yedi dakika boyunca durmadan ve sıkılmadan aynı lafları tekrar edip durdu Ali: "Seni seviyorum!"

* * *

Resepsyoncu çocuğun ısrarla tavsiye ettiği kafeteryadaki kahvaltı gerçekten harikaydı. En azından midesi kazınan Pınar için öyleydi. İki tane çift sarılı rafadan yumurta yedi. Onun yanında da tereyağ ve ballı kızarmış ekmek.

Aç ayı oynamaz diyenler çok haklıydı demek ki. Gerçi Pınar kendini ayı gibi hissetmiyordu ama yirmi dakika öncesine kadar çok aç hissediyordu. Şimdiyse eskilerin söyleyişiyle karnı tok sırtı pekti..

Pınar "ister zengin ol, ister fukara, yemekten sonra yak bir sigara." diyenleri haklı çıkartırcasına bir sigara yaktı. O lafı söyleyenler çok haklıydı. İyi bir yemekten sonra içilen sigara harika bir şeydi. Bir an düşündü. İyi bir yemekten sonra içilen sigara harika bir şeydi ama günün neredeyse yirmidört saati sigara içmek de ne oluyordu ki...

* * *

Hafta içi sabah 12.00 matineleri, hem de yarı yarıya ucuz olmasına rağmen insanların çok ilgisini çekmiyordu demek ki. Koskoca sinemada Pınar ve Ali'den başka hiç kimse yoktu. İkisi de filmin oynatılıp oynatılmayacağı endişesiyle salona girdiler. Yer gösterici müthiş bir nezaketle numaralarını aldı, yerlerini gösterdi. Ali çocuğun eline bahşişi tuttururken biraz da hınzırlık olsun diye:

"Şey, bir arka sıraya oturabilir miyiz acaba?" deyiverdi..

Yergösterici çocuk hınzırlığı çakmış olmalı ki aynı hınzırlıkla cevap verdi:

"Benim gösterdiğim yere oturmazsanız verdiğiniz bahşişi geri almazsınız, değil mi..." Üçü de kahkahalarla gülmeye başladılar, yergösterici çocuk salondan çıkarken kapıları ve perdeleri kapattı. Derken salon karardı ve fragmanlar gösterilmeye başladı. Ekranda o sıralar çok sözü edilen bir filmin fragmanı gösteriliyordu.

"Hııı" dedi Ali, "Haftaya bu filmi de seyretmeye gelelim."

"Gerçekten gelir miyiz?" dedi Pınar çekinerek.

"Niye gelmeyelim, bir mani mi var?"

"Yok mu?"

"Kavga mı edeceğiz, yoksa film mi seyredeceğiz?"

"Kavga edeceğimizi de nereden çıkardın?"

"Ne bileyim, sesinde hafif bir şikayet havası vardı da."

"Ali, sen bu sabah sağ tarafından mı kalktın?"

"Ne yani sol tarafımdan mı kalkaydım? Tabii ki sağ tarafımdan kalktım, çünkü sen sağ tarafımda yatıyordun." Pınar bu laf üzerine hiç bir şey söylemedi. Kısa sessizliği yine Ali bozdu: "Bak, şimdi elimi tut ve filmi seyredelim. Kavga mavga edeceksek de filmden sonra edelim olur mu." Pınar Ali'nin elini tuttu ve hiç bir şey söylemeden gözlerini perdeye çevirdi.

Seyrettikleri film hakkında kendi gazetelerinde de çıkan Müthiş! Dehşet! Acayip! gibi nitelemeleri hiç haketmiyordu doğrusu. Entel dantel takımının çok beğendiği film deyim uygunsa bir boka benzemiyordu. Pınar'la Ali bir saat boyunca ekrana bakmışlar ve filmin ne anlattığını anlayamamışlardı.

Derken makinist dairesinden bir ses duyuldu... "Ara vermemi ister misiniz?" İkisi de çok şaşırmıştı. Aynı ses aynı cümleyi tekrar etti. "Ara vermemi ister misiniz?" Ali şaşkınlıkla "Nasıl yani?" diyebildi. Makine dairesindeki ses: "Salonda sizden başka kimse yok abi, isterseniz ara vermeden devam edebiliriz yani... Ali şaşkınlıkla "Yok, yok, bir sigara arası versek iyi olur." diyebildi...

Ekranda beliren "on dakika ara" yazısı ikisini de keyiflendirmişti. Ali "Oh be!" dedi. "Hemen sigara içmem gerek." Pınar da Ali'yi onayladı: "Benim de."

Fuayede sigaralarını yaktılar ve Ali büfeye gidip iki sütlü neskafe alıp Pınar'ın yanına geldi. Film her ikisini de çok sıkmıştı.

"İstersen ikinci bölümü seyretmeyelim." dedi Pınar.

"Hayır.." dedi Ali. "Kesinlikle seyredeceğiz. İnanmayacaksın ama bu filmin ikinci bölümünü seyretmenin akıl almaz faydaları var. Birincisi benim gazetemde "Bu filmi sakın kaçırmayın." diye yazı yazan Oktay puştunu kovmak için iyice sinirlenmem lazım. İkincisi de seninle ilk defa sinemaya geliyoruz, kolay kolay bırakıp çıkamam."

"Bunu istediğimiz zaman yapabiliriz ama."

"Dedim ya kavga mavga edeceksek filmden sonra edelim."

"Ben kavga mavga etmek istemiyorum ki. Sadece seninle konuşmak istiyorum hepsi bu."

"Peki. Konuşmak içinde şu boktan filmin bitmesini beklesek olmaz mı..?"

"Neden olmasın. Seninle o kadar çok beraber oluyoruz ki.."

"Hadi canım, salona girelim. Filmi başlatmak için bizi bekliyorlar."

Salona girdiler ve tek kelime etmeden "Rezaletin son perdesini" seyredip sinemadan çıktılar. Sessizlik gazeteye giden uzun yolda da sürdü.

* * *

DÖRDÜNCÜ SAYFA SONA ERDİ,

DEVAM ETMEK İÇİN BURAYI TIKLAYIN

SAYFA 1 2 3 4 5 6 7