|
BANYO TIPASI |
|
. |
||
|
ÜÇÜNCÜ SAYFA |
||
|
* * * "Tebrikler Ali Bey" "Şahaneydiniz Ali Bey" "Adamı dut yemiş bülbüle döndürdünüz Ali Bey." "Her söylediğinizin altına imzamı atarım Ali Bey." "Ay annem size bayıldı Ali Bey.." Ertesi gün gazetede herkes bunları söylüyordu televizyon programıyla ilgili olarak. "Size bir not var Ali Bey" diyen Pınar yağcılık mafyasının belini kırıvermişti. Pınar, "Televizyonda söyledikleriniz benim de söylemek istediğim şeylerdi. Bu durumda size borçlu sayılırım ve borçlu kalmayı da hiç sevmem. Bu akşam sadece size borcumu ödemek için beslenme ihtiyacınızı karşılamak amacıyla dün gece beslenme ihtiyacını karşıladığınız kişi sizi nereye isterseniz oraya davet ediyor." yazılı bir notu Ali'nin eline tutuşturuverdi. Ali notu okuduktan sonra Pınar'a hiç yüz vermeyerek sekreterine döndü. "Bu akşam altıdan sonraki bütün randevularımı iptal edin." dedi. Sonra da elindeki notu işaretleyerek ve yüzünü gerçeği ancak Pınar'ın hisseceği şekilde ekşiterek "Emir büyük yerden." dedi ve notu öfkleye pöfleye kırıştırıp avucunda tutarak odasına doğru yürümeye başladı.. "Demek kendini bana karşı borçlu hissediyorsun öyle mi.." "Yoo" dedi Pınar. "Borçlu falan değilim. Sadece akşam karnımın acıkacağını hissettim o kadar." "Bana bak, uyarmadı deme, tehlikeli bir yolda yürüyorsun." "Yürümüyorum." dedi Pınar. "Senin karşında oturuyorum o kadar. Üstelik rahatım da yerinde..." "Sonunda canın sıkılabilir, haberin olsun." "Sonunda canımın sıkılacağı bir şeyler olacağını da nereden çıkardın." "Aslında bu kadarı bile canını sıkmaya yetebilir." "Gazetecilik deyimiyle "Bunun haber değeri bile yok."" "Dün gece dersine iyi çalıştın galiba.." Pınar bu lafı hakaret mi kabul etmeliydi yoksa başka bir şey mi... "Ali." dedi sesindeki bütün kalın tonları kullanarak.. Sabredemedi ve konuşmanın sonuna sakladığı cümle ağzından adeta dökülüverdi. "Sen de çok tatlısın." Ali ilk kez röportaja çıkan yeni yetme bir stajyer gazeteci gibiydi. "Beni çok şaşırttın. Bunu rüyamda görsem hayra yormazdım." dedi. "Niye?" "Niye mi?" dedi ve kendini toparlayarak devam etti."Canım şaka yaptım. Bunda şaşıracak ne var ki. Alt tarafı iki kelime.. Pınar bütün enerjisini topladı ve Ali'nin bir gün önce kendine söylediği bir lafı aynen söyledi: "Bak fıstık, gel bir saat hiç yalan söylemeyelim olur mu.." Ali dehşete düşmüş gibiydi. "Pınar" diyebildi sadece... "Evet?" dedi Pınar. "Eee... Çok tatlısın'a içelim..." Pınar bütün zekası, cezibesi ve çoğunu Ali'den öğrendiği gazetecilik numaraları ile son derbeyi vurdu. "Biz çok tatlısın'a içmeye başlarsak hiç durmadan içmek zorunda kalabiliriz." Ali Pınar'a epeydir baktığını ama göremediğini farketti.. İlk bakışta kendinden on yaş küçük, çok hoş bir kadın görünüyordu.. Bunun pek bir önemi yoktu, ilk defa başına gelmiyordu. Ama biraz daha bakarsa Pınar da kendini görebilecek olduğunu hissetmesi tüylerini ürpertmişti.. Kendine aşık biri için bu kaçınılmazdı... * * * Otoyolun biraz uzağında kalmasına rağmen Sapanca Gölü'nün üzerine yansıyan ay ışığı, Pınar'ın içinde müthiş bir sigara içme istediği doğurmuştu, eli pakete gitti ama yüzünde de soğuğu hissetmek istedi. Kaplumbağasını kendince uygun bir yere çekti, arabasından çıktı ve bir kaç adım öteye yürüyüp sigarasını yaktı.. Ne işi vardı burada... N'apıyordu? Bir kaç saat önce biri gecenin bilmemkaçında tek başına Sapanca Gölü'nü seyrederek sigara içeceğini söylese ne düşünürdü. Hatta düşünme gereği duyar mıydı acaba.. Her halde duymazdı... Ama şimdi gecenin bilmem kaçında Sapanca Gölü'nü seyrederek sigara içiyordu işte... Yutkundu, burnunu çekti ve gözünden bir damla yaş aktı.. Dişleriyle ağzının içindeki etleri çiğneyerek sigarasını bitirdi ve kaplumbağasına geri döndü. Kaplumbağa sıcacıktı. Arabanın teybine güzel bir kaset koydu, gaza bastı ve gecenin karanlığına doğru gitmeye başladı. Sakarya, Hendek, Düzce. Küçüklü büyüklü bir sürü kentin yanından geçiyordu. Görüntü az bulutlu gecelerdeki gökyüzünü andırıyordu, saat hayli ilerlemişti ve tek tük pencerede ışık yanıyordu. Bolu Dağları'nın yanından geçerken İstanbul'a dönmek için çok geç, daha ileri gitmek içinse erken olduğunu düşünmeye başlamıştı. Sağa dönüp 22 kilometre giderse Abant'a ulaşacağını bildiren tabelaya uydu ve direksiyonu sağa kırdı. Otoyoldan sonra bu üzerinde gittiği yol biraz hızını kesmişti. Yarım saat kadar sonra Abant'a vardığını müjdeleyen tabelanın yanından geçti. Kendine motel adını yakıştıran bina mütevazı, üç katlı bir apartmandan başka bir şey değildi. Kapısı da sıkı sıkıya kapalıydı. İçerde soluk bir floresan yanıyordu ve bu da, orada hayatın hala devam ettiğine dair bir göstergeydi.. Cebinden bin lira çıkardı ve kapının camına vurmaya başladı. Türk parası hiç bir işe yaramaz diyenler buz gibi de saçmalıyorlardı. Bin lira bile işe yarıyordu. Cebine nereden girdiği belirsiz bu bozukluk olmasaydı cama neyle vuracaktı.. Bir an böyle berbat esprileri hep Ali'nin yaptığı aklına geldi. Aslında bu espri bile değildi. O "Çok tatlısın." dediği adam ağzına ne gelirse söylüyor, etrafındaki dalkavuklar da o ne derse desin gülüyorlar, hatta bazan alkışlıyorlardı... * * * "Tabii alkışlayacaklar." demişti Ali Pınar bunları kendine söylediğinde.. "Ben oturduğum koltuk itibariyle çok yalnız bir insanım. Herkes beni seviyormuş gibi görünmek zorunda. En azından benimle iyi geçinmeleri gerektiğini biliyorlar. Ama ben onların ne zaman samimi ne zaman yalancı olduklarını artık bilemiyorum." * * * Bin lirayı cama daha şiddetli vurmaya başladı.. Derken bir kaç günlük sakallı, kot pantalonlu, üzerine kalın bir battaniye almış 18-20 yaşlarındaki genç çocuk önünde "Reception" yazan zımbırtının arkasından kalkarak kapıya doğru yöneldi. Uykulu gözlerle Pınar'ı inceledi ve herhalde içinden, "Bundan bir zarar gelmez." diyerek iki kilitli kapıyı açtı. "Buyur abla." dedi gözleri yarı kapalı... "Hayrola?" "Boş bir odanız var mı?" dedi Pınar. "Ohooo, burada boş odadan bol bir şey bulamazsın bu mevsimde." Pınar bu cümleye çok sevinmişti.. Çocuk üzerinde "Reception" yazan zımbırtının arkasına doğru yürüdü. "Odanız göle mi baksın, ormana mı" "Farketmez" dedi Pınar. Gecenin bu vaktinde hakikaten farketmezdi. "302 numara köşede kalır. Hem gölü, hem ormanı görebilirsiniz." dedi oğlan. Ve anahtarı uzattı. "Üçüncü kat, koridorun en sonu... Haa, valiziniz falan var mı? "Yok" dedi Pınar.. "Odayı kendin bulursun, değil mi Abla.." Pınar gülümsedi. Belli ki oğlan uykusunun bölünmesini istemiyordu. "Bulurum, bulurum. Sen uyumana bak." "Kahvaltı yediyle on arasındadır." Sonra Pınar'a baktı. Sesini kısarak, "Ama pek tavsiye etmem."dedi. Gecenin bir yarısı böyle hoş bir insanla karşılaşmak harika bir şeydi. Çocuğu öpmek geçti içinden. Lakin çocuk bunu mutlaka yanlış anlardı. Gözleri dolu dolu çocuğa baktı. Çocuğun anlayacak hali yoktu ki yanlış anlasın.. "Sağol." dedi Pınar en içten sesiyle. "Sen de çok tatlısın diye devam etti" kendi kendine. Sonra üçüncü kata doğru tırmanmaya başladı.. Sıcak duş, tertemiz çarşaflar, biraz eski olmakla beraber renkli televizyon, içinde bir kaç türlü içkinin bulunduğu minicik bir buzdolabı... Burası bir yeryüzü cenneti miydi, yoksa... Ne yoksası, burası buz gibi bir yeryüzü cennetiydi. Buz gibi falan da değildi ayrıca. Sıcacıktı... Sıcak duşun ardından yatağa uzandı. İki kişilik koskocaman yatağın başucundaki komidinin üzerinde bir telefon, telefonun yanında da nasıl telefon edileceğini anlatan küçük bir kart vardı. Tuşlara basarak kendi evini aradı. Telesekreterini dinledi. Ali aramıştı. Üç kere. Bir de annesi. Annesi her zamanki laflarını ediyordu. "Çişini yap, sütünü iç, erken yat... Falan, filan..." Ali de benzeri şeyler söylüyordu. Birincisinde "Seni özledim. Kendine iyi bakıyorsun değil mi? Seni seviyorum." İkincisinde "Hala evde değilsin. Beni merakta bırakma n'olur. Seni seviyorum." Üçüncüsünde "Eve gidiyorum. Artık yarın görüşürüz. Sabah telefonunu bekliyorum. Gazetenin numarasını ezbere biliyorsundur her halde. Seni seviyorum." Gazetenin telefonunu ezbere biliyordu. Birden iyice sinirlendi. Ali'nin ev numarasını bilmiyordu. Ezbere bilmiyordu değil. Bilmiyordu. Öğrenme ihtiyacı bile hissetmemişti. Hep Ali onu arardı. O Ali'yi hiç aramamıştı... * * * "Misafir kabul eder misin!" "Hayrola Ali." "Canım sıkıldı, öyle çıktım işte." "Neredesin?" "Sultanahmet Camii'nin önündeyim." "Ne işin var gecenin bu vakti orada." "Bu saatte burada ne işim olduğunu bilecek durumda olsaydım emin ol burada olmazdım." "Gelip seni alayım mı?" "Anasını avradını.." diye başlayıp adlı adınca söylediği lafların ardından arabasınının tamirden çıktığını söyledi Ali. "Sen nerede oturuyorsun" diye devam etti. "Beylerbeyi'nde" "İyi. Yarım saat sonra Saray'ın kapısında olurum." "Tamam, yarım saat sonra oradayım.." İkisi de telefonu kapattı. Pınar telesekreterin saatin kaç olduğunu söyleten tuşuna bastı. Soğuk ve tanıdık ses ingilizce olarak saatin onbir kırk olduğunu söyledi. Pınar boy aynasının karşısına geçti ve kendine baktı. Mavi geceliği, darmadağınık saçlarıyla kelimenin tam anlmamıyla feci durumdaydı. Fazla vakti de yoktu.. Geceliğini çıkardı, kotunu ve bulabildiği ilk kazağı giydi. Saçlarını yolarcasına tararken aynada gördüğü telaşlı suratına baktı bir an ve durakladı. Aslında hiç de fena değildi. Hatta çok güzeldi. Hatta harikaydı. Hem beğenmeyen de küçük oğluna almasındı. Misafir umduğunu değil bulduğunu yerdi. Aynadaki görüntüsüne baktı yine ve çenesini hafif eğerek çapkın çapkın gülümsedi. "Ali." dedi "Bok ye." Ali hiç iyi görünmüyordu. Saçı başı dağılmış, bir hayli de ıslanmıştı. Oldukça da içkiliydi. Pınar geldiğinde hafif yağan yağmura rağmen Japon arabasına yaslanmış sigara içiyordu. Pınar hafifçe kornaya dokundu. Ali kaplumbağanın kapısını açtı ve Pınar'ın yanındaki koltuğa oturdu. İkisi aynı anda "N'aber?" dediler. Harflerin iki ayrı ağızdan aynı anda çıkması ikisinin de hoşuna gitti. Gülmeye başladılar. "N'apıyoruz?" dedi Pınar. "Sağ taraftaki pedala basıyorsun." dedi Ali. Pınar hiç bir şey demeden Ali'nin dediğini yaptı. Sağdaki pedala bastı. Kaplumbağa yavaş ama her zamanki kendinden eminliğiyle yola koyulmuştu bile.. "Sigaran var mı?" dedi Ali. Pınar torpido gözünü işaretleyerek: "Şurada olacaktı." dedi. Ali elini cebine attı ve sigara paketini çıkardı. "Sigaram var. Benimki laf olsun torba dolsundu." Ali'nin sesi titriyordu. Sekiz on gün içinde o bağırıp çağıran, kendinden emin, dağların biricik fatihi adam gitmiş otuzdört yıl yaşamış koca bir bebek gelmişti yerine.. Ali ağzına iki sigara birden soktu ve yaktı. İkisinden derin bir nefes çektikten sonra sigaralardan birini Pınar'ın ağzına soktu. Dumanaltı olan kaplumbağa boğaz boyunca ilerliyordu. "Ali" dedi Pınar. "İyi misin?" "Ben mi?" "Bu arabada başka Ali var mı?" Böyle bir lafı söylese söylese Ali söylerdi. Galiba esprilerin düzeyi hiç umrunda olmamıştı Ali'nin.. Yavaş hareketlerle çevresine bakındı... "Görebildiğim kadarıyla yok." "Öyleyse soruma cevap ver." "Ne sormuştun ki?" "İyi misin dedim." "İyiyim, iyi. Çok iyiyim. Sigara iyi geldi.. Sen nasılsın? Çoluk çocuk nasıl?" "Gülmezsem ayıp etmiş olur muyum?.." Ali dikiz aynasında göz göze geldiği Pınar'a döndü.. Sigarasından derin bir nefes çekti. "Evet." dedi. "Gülmezsen çok ayıp olur.." Kısa bir soluk aldı. Sesi daha daha bir titreyerek. "Benim böyle bir suratım olsa ve gülmesem, bu içine sıçtığım dünyasına karşı ayıp etmiş olurdum. Onun için lütfen gül..." Ali'nin sesi öyle içtendi ki Pınar'ın gözleri doldu bir an. Gözlerinde birer damla yaş birikti ama o güldü. Gülmese, Ali'nin içine sıçtığı dünyaya ve tabii ki Ali'ye karşı ayıp olacaktı.. "Bu saatte buralarda nöbetçi bir büfe falan var mıdır?" "Ne alacaksın?" "Kanyak." Pınar kaplumbağa'nın sol sinyalini yaktı. "Üsküdar'da buluruz." dedi. "O zaman Üsküdar'a gidelim..." "Olmazsa Kadıköy'e gideriz." "Olmazsa Kadıköy'e gideriz." diye tekrarladı Ali.. Sonra da vitesi tutan Pınar'ın elini tutup sıktı ve bıraktı. "Olmazsa Çin'e gideriz. O da olmazsa Ay'a gideriz." Pınar sola dönüp yolun karşısına geçti. Boş yolda pedala basabildiğince bastı. Sonra da Ali'ye baktı.. "Olmazsa Ay'a gideriz." Ali gırtlağını zorlayarak gülmeye benzer sesler çıkardı. Sonra da: "Bok gideriz aya." dedi. Füze mi lan bu. Altı üstü bir araba." Pınar kelime uygunsa fırlamaca bir tonla cevap verdi. "Ama benim arabam. İstersem aya gidebilirim bununla.." Ali hıçkırdı, Pınar'a baktı ve ağlamaklı bir sesle.. "Eğer bunu becerebiliyorsan n'olur beni burada bırakma.." Buharlanmış camı sildi. Sigarasından derin bir nefes daha çekti. "Arkamızdaki bütün kapıları kilitleyelim, anahtarları da boğazın derin sularına atalım ve buradan gidelim." "Anlatmak ister misin? "Neyi?" "Annenle ilgili cinsel fantazilerimden bahsetmek isterdim ama yazık ki fantazilerim seninkiler kadar zengin değil. Ayrıca da sıçtırtma da anlat bakalım kafan niye bu kadar bozuk?" "Allaha şükür" dedi Ali. "Bir bu eksikti, o da tamamlandı. Küfür de etmeye başladığına göre şu kadarını söyleyeyim... Seni seviyorum." * * * Abant Gölü'nün kenarındaki motel'de uyumayı beceremeyen Pınar dönüp durduğu yataktan kalktı ve buzdolabının kapısını açarak içerdeki içkilere baktı. Kanyağın buzdolabında ne işi vardı acaba. Her şeyi düşünüp böyle bir yer yapan insanlar kanyağın sıcak içileceğini bilmiyorlardı demek. Sonra kendine kızdı. Kanyağı bulmuş sıcağını arıyordu. Kanyak bardağı yoktu doğal olarak. Buzdolabının üzerindeki su bardaklarından birine biraz kanyak koydu. O sırada inanılmaz başka bir sürprizle karşılaştı. Buzdolabının üzerinde poşet neskafe de vardı. Altında da bir not. "Çeşmeden akan suyu içebilir, Sıcak çeşme suyuyla kahve yapabilirisiniz. Böyle suyu hiç bir yerde kolay kolay bulamazsınız." Burası neresiydi? Türkiye'de bir yer mi, yoksa Türkiye'de bir yer mi? Pınar bu kadar şeyi gördükten sonra bir tek şeyden emindi. Buranın müdürünü en geç üç ay içinde kovarlar. Pınar çok yorgundu ama uyku tutmuyordu. Yatakta dönüp duruyordu. bir ara "Yatakta dönüp durmak benim kaderim galiba." diye düşündü. * * * O gece aya falan gitmemişlerdi. Hatta Üsküdar'a kadar bile gitmelerine gerek kalmamıştı. Ali'nin deyimiyle nöbetçi bir büfe bulup kanyak, çerez, sigara falan alıp Pınar'ın evinin yolunu tutmuşlardı.. "Kusura bakma, ev biraz dağınık.." dedi Pınar kapıyı açarken. İçeri girip ışığı yaktıklarında Ali eve şöyle bir baktı. Kendi evinin en düzenli halinden tahminen yüzelliyedi kat düzenli bir ev görüntüsü karşısında dayanamadı: "Bu ev benim evimin en düzenli halinden aşağı yukarı yüzelliyedi kat daha düzenli." dedi. Deri montunu ayaklı askıya astığında askının dengesi bozuldu ve Ali'nin üzerine doğru devrildi. Ali askıyı düşmeden tuttu ve düzeltti. Dengeye geldiğiniden iyice emin olduktan sonra: "Bu askının durumu benden daha berbat galiba." Güldüler. Pınar'ın terlik teklifine Ali'nin cevapı tam kendine göreydi: "Siktiret." Sonra salona doğru yürüdü. Ortada bir halı, televizyon, müzik seti ve koltuklar. Ayağa dolaşan hiçbir şey yoktu. Koltuklardan birinin minderi halının üzerindeydi. Pınar toparlanma telaşıyla minderi kaldırmak istedi ama Ali engel oldu... "Deminki siktiret geniş kapsamlı bir siktiretti. Ayrıca bu minder buraya çok yakışıyor." dedi ve minderin üzerine kuruldu... "Kusura bakma kanyak kadehim yok. Bu durumda çay bardağını mı tercih edersin yoksa su bardağını mı." Ali Pınar'ın gözlerine baktı. Uzun süre baktı.. Suratında düşünceli bir hal vardı. Sanki çok önemli bir karar verecekti. "Su bardağı." dedi. "İçinde su olan bir su bardağı." Hala gözgözeydiler. "Ne dediğimi anlamadın mı?" "İçinde su olan bir su bardağı!" dedi Pınar gözünü kaçırarak. Tam mutfağa doğru yönelmek için kalkacaktı ki Ali kolundan tuttu ve onu öptü. Pınar eninde sonunda bunun olacağını biliyordu ama, bu kadar da çabuk olması şart değildi. Dudaklarını aralamadı. Bir an Ali kendini çok kötü hissetti. Kendini toparlayıp geri çekildi. "İçinde su olan bir su bardağı." dedi yeniden Pınar. Hızla kalktı ve mutfağa yöneldi.. Ali yüzüstü yatarak yerde duran müzik setinin açma düğmesine dokundu ve bazılarının müzik dediği bir şey çalmaya başladı. Telaşla sesi kıstı. Sonra çalanın radyo olduğunu anladı ve hemen kanal aramaya başladı. Üç beş istasyon sonra keyfine göre bir şey buldu ve sırtüstü döndü. Pınar bir elinde içi su dolu su bardağı, öteki elinde kanyak şişesiyle kendini seyrediyordu. Ali'nin yanına eğildi, bardağı uzattı. Ali doğruldu, dirseğini yere dayadı ve suyu bir solukta içti ve derin bir "Oh!" çekti. Pınar boşalan bardağa bir miktar kanyak koydu. Ali Pınar'a baktı. "Sen içmeyecek misin?" dedi. "Sabah erken kalkacağım." "Siktiret, patron tanıdık, bir bok olmaz." Pınar dirseğinin üzerinde duran Ali'ye baktı bir süre.. "Ali.." dedi. "Efendim?" "Çok tatlısın." "Pınar." dedi Ali. "Efendim?" "Hiç. Sadece adını söylemek istedim hepsi bu." Pınar Ali'nin de "Çok tatlısın." demesini bekliyordu, ya da en azından "Sen de." diyebilirdi. Ama demedi.. Sadece "Pınar." demekle yetindi. Bunu domuzluk olsun diye mi yapmıştı, yoksa Pınar'ın kendi adını duymaya bayıldığını tahmin ettiği için mi... Pınar eğildi, Ali'yi omzundan yavaşça itti, Ali kelimenin tam anlamıyla yere serilmişti. Pınar'ın eli Ali'nin göğsündeydi. Görüntüleri muzaffer bir komutanla esiri gibiydi. Evet, ortada zafer kazanmış biri ve onun esiri vardı, ama kim kimdi, hatta hangisi hangisiydi bunu bilebilmek mümkün değildi. Zaten Pınar da Ali de bunu düşünecek durumda değillerdi. Pınar Ali'nin dudaklarına eğildi. Ve dudaklarını Ali'nin dudaklarına değiverdi. Buna öpüşme denemezdi. Ali de hiç bir şey yapmadı. Pınar'ı öpmeye bile kalkışmadı. Pınar aynı hareketi bir kaç kere tekrarladı. Her seferinde soluğu kesilen Ali elindeki bardağı yere koydu ve parmaklarını Pınar'ın saçlarının arasına soktu. Artık geri dönüş olmadığının farkındaydılar, ama ikisi de, sanki geri dönülebilirmiş gibi davranıp yaşadıkları şu anı uzatmaya çaba gösteriyorlardı. Dakikalar boyu dudak dudaklarını birbirlerine dokundurmakla yetindiler. Yaptıklarına öpüşme bile denemezdi.. Derken radyoda bir şarkı çalmaya başladı. Şarkıların üzerinde gevezelik etmeye bayılan hıyarlardan biri şarkının içine ediyordu. "Please forgive me, I can't stop loving you. Kusura bakma bebeğim, kendimi seni sevmekten alıkoyamıyorum." dedikten sonra yılışık yılışık gülerek. "Bu şarkının adını böyle tercüme etmek doğru mu bilmiyorum ama, laf aramızda, gecenin bu vakti bunun pek de önemi yok.. Hem kimbilir, belki de günün birinde, bu şarkının adını araklayıp birine "kusura bakma bebeğim, kendimi seni sevmekten alıkoyamıyorum." derseniz ve bebeğiniz de boynunuza sarılırsa fena mı olur yani." dedi ve müziğin sesini arttırdı. Dudaklarını Pınar'ın dudaklarından kurtaran Ali "Kusura bakma bebeğim." diyecek oldu ve Pınar elini Ali'nin ağzına götürerek onu susturdu. Ali Pınar'ın elinin serçe parmağını dişlerinin arasına aldı ve Pınar devam etti. "Kendimi seni sevmekten alıkoyamıyorum.." İkisi de ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini birbirlerini sevmekten alıkoyamıyorlardı.. Alıkoymadılar da.. "Seninle uyumak değil ama seninle uyanmayı çok istiyorum." dedi Ali. Gazeteye saatinde gidebilmek için en fazla yarım saat falan uyuyabilirlerdi. Telefonun uyundurma servisini aradılar ve 05.45 için uyandırma talimatı verdiler. Gözlerini kapayıp yattılar ama İkisi de uyumadı. Arada bir gözlerini açıp birbirlerini seyrettiler. Bir ara ikisi de gözlerini açmışlardı ki Ali Pınar'ın gözlerini elleriyle kapattı... "Şşşşş, şşşşş, şşşşş." deyiverdi. "Gözlerini açma. Seni öyle seyretmek istiyorum." "Ben de seni seyretmek istiyor olamaz mıyım." "O zaman dokuza kadar sayalım, dokuz deyince ben gözlerimi kapatayım sen aç." Pınar'ın gözleri kapalıydı." "Bir" dedi Ali.. "Niye dokuza kadar?" "Peki onüçe kadar sayalım." "Niye onüç?" "İki.. Ne farkeder ki.." "Farketmez mi? Üç. "Farketmez. Dört." "Beş. Altı. Yedi. Sekiz." Ali eliyle Pınar'ın ağzını kapattı. "Acelen mi var." "Evet." dedi Pınar ve tek solukta saymaya başladı. "Dokuz. On. Onbir. Oniki. Onüç." Gözlerini açtı Ali'nin gözleri de açıktı. "Mızıkçılık yapıyorsun ama, kapat gözlerini." Ali gözlerini kapattı, Pınar'a sokuldu ve onu öpmeye başladı. İkisi de parmaklarının uçlarını belli belirsiz birbirlerinin çıplak vucutlarına dokunduruyorlardı. Pınar dadaklarını bir an için Ali'nin dudaklarından kurtardı ve: "Sen beni tanıyorsun." dedi. Ve tekrar etti. "Sen beni tanıyorsun." * * * |
||
|