|
BANYO TIPASI |
|
. |
||
|
İKİNCİ SAYFA |
||
|
* * * "Ben burayı çok severim." diye başladı söze Ali. "Bir ara liseden bir arkadaşım burada gitar çalıp şarkı söylerdi. Beni buraya ilk o davet etmişti. Ondan sonra da sık sık buraya gelmeye başladım." "Gerçekten çok hoş bir yer." diyebildi Pınar. Böyle yerlere gelmeye pek alışık değildi aslında. Sevmezdi de. İkide bir kül tablasını boşaltmaya gelen garsonlardan nefret ederdi. Böyle yerlerde ne zaman biriyle iki satır konuşmaya kalkışsa önde garson, fonda komi yanlarında belirir, garson "Bir arzununz var mı efendim" derken komi kül tablasını değiştirirdi. Pınar tam bunları düşünürken... "Artık beni burada çok iyi tanıdılar. Bütün garsonlar ve komiler. Ben çağırmadan hayatta yanımıza gelmezler. Biliyor musun ikide bir kül tablasının değiştirilmesinden nefret ederim." deyiverdi Ali... Pınar ister istemez gülmeye başladı... "Ne gülüyorsun, gülünecek bir şey mi söyledim?" "Yoooo" dedi Pınar, "Ben de tam buna benzer şeyler düşünüyordum." "Nasıl yani?" "Böyle yerlerde insana iki laf ettirmezler. Tepende devamlı birileri vardır." "Burada ve benim masamdaysan böyle bir sorunun yoktur." "Eeee, Medya starı olmak kolay değil." "Medya Starı mı? Ben mi? Hah, medya starı olmak kim ben kim." "Değil misiniz?" "Değil misiniz?" diye Pınar'ın taklidini yapan Ali devam etti: "Star mıyım ne bokum bilmiyorum ama, siz denecek kalabalık olmadığımı biliyorum. Lutfen şu sizi bizi bir yana bırak ve "Ali" diye başla ve ne diyeceksen de.." "Bir şey diyeceğimi de nereden çıkardınız?" "Çıkardın!" "Çıkardın!" İkisi de gülüştüler. "Böyle yerlerde insana iki laf ettirmezler derken her halde aklında bana söylemek istediğin bir şeyler vardı, öyle değil mi?" "Öyle mi dedim" dedi Pınar. "Ay, sohbetine doyum olmuyor. Anlat bakalım.." "Canım ne anlatayım." "Masal anlat." "Dinler misin?" "Niye dinlemeyeyim, kulaklarım yok mu?" Pınar iki yıldır birlikte çalıştığı adamın en bariz özelliklerinden birini yine görüyordu. Tam dam üstünde saksağan bir laf edivermişti yine. "Niye dinlemeyeyim, benim kulaklarım yok mu?" "Biliyor musun iki yıldır hep şunu merak ettim, acaba Genel Yayın Yönetmeni'miz Ali Beyin kulakları kendi ağzından çıkanları duyuyor mu duymuyor mu?" Ali Pınar'ın ne dediğini tam olarak kavrayamamıştı. "Anlayamadım." "Ben seni iki yıldır anlayamıyorum, sen benim bir cümlemi anlyamamışsın çok mu?" "Ben iki yıldır sen ne dediysen anladım, en azından anlamak için çaba gösterdim." "Sahi mi?" "İnanmayacaksın ama bunun için para alıyorum." Pınar deli olabilirdi. Bu nasıl bir adamdı böyle. Hani derler ya filmin en heyecanlı yeri diye, işte şimdi filmin en heyecanlı yerinde öyle bir laf edilmişti ki gel çık işin içinden. "İnanmayacaksın ama bunun için para alıyorum." "Bir sır vereyim mi" dedi Pınar hafif eğilerek. "Ver." dedi Ali fısıltıyla... "İşte seni ilk gördüğüm günden bu yana beni deli eden tavrın da bu." "Hangisi?" "Ağzına ne gelirse söylemen." "Burnuma ne gelirse mi söyleyeyim yani." "Bazan insanları kırabileceğini düşündüğün oluyor mu?" "Her zaman." "Öyleyse?" "Öyleyse ne? "Öyleyse pekala insanları kırmadan da konuşabilirsin.." "Allahaşkına söyler misin, benim birine, "Ne bok yemeye ödül aldın lan hıyarağası!" ya da "Bu ne kadar güzel bir haber lan hayvanoğlu hayvan!" dediğimi duydun mu?" "Hayır." dedi Pınar gayri ihtiyari.. "Hayır ama..." diye devam edecekti ki Ali "Aması maması yok Pınar'cığım. Çok zor bir zamanda yaşıyoruz. Şu anda gazetede hiç bir şey yapmadan oturmak isteyenlerin yerinde olmak isteyecek o kadar çok insan var ki aklın durur. Pırıl pırıl, okul bitirmiş çocuklar. Durum böyleyken bütün gün pinekleyip akşam da "Zabıta seyyar köftecileri kovaladı" diye haber yapanlara "Aferin, ne kadar güzel haber." dersem gazeteye para verip alanlarla, o gazeteye ilan verenlere karşı ayıp etmiş olmaz mıyım.. Hah, habere bak. "Zabıta seyyar köftecileri kovaladı." Ulan hıyar zabıtanın işi ne, tabii ki köftecileri kovalayacak. Bunun neresi haber. Ha, zabıta beyaz çorap giyenlere ceza yazdı diye bir haber yaparsan, tabii bir de makbuz bulursan o zaman alnından öperim. "Galiba haklısın. Büyük başın derdi de büyük oluyor." "Ben büyükbaş falan değilim. Küçük başım. Bak meeee.." Ali kuzu gibi melemeye başlayınca Pınar önce güldü, sonra da çevresindekilere baktı. Galiba kimsenin umrunda değildi, ya da çevredekiler Ali'nin tuhaflıklarına alışıktılar. * * * Pınar, "İstanbul'dan gelip Filanca istikamete devam eden..." diye başlayan, gerisi anlaşılmayan ama ne hikmetse herkesin kendince sonuçlar çıkardığı anonslardan biri ile irkildi. Tombul Kız servise devam ediyordu. Kendinden sonra kimbilir kaç kişiye sütlü nes kahvesi vermişti.. Sütlü Neskafe keyfini kimseyle paylaşmak niyetinde değildi ve oturduğu masadan kalkıp kapıya doğru yürümeye başladı. Lokantanın kapısından çıktığı anda suratında müthiş bir soğuk hissetti, içi ürperdi. Kaplumbağasını özlemişti. Hızlı adımlarla arabasının yanına geldi. Arabası yıkanmış, lokantanın floresan ışıklarının aydınlığında bile pırıl pırıl parlıyordu. Görevliye parasını verip arabasına bindi. Gerçi Kaplumbağanın kalorifer sistemi bir hayli karışıktı ama vardı ve içi sıcacıktı. Bir kaç dakikada içinin ısındığını hissetti. Acaba gidip tombul kızdan plastik barbaklı bir sütlü nes kahvesi daha mı alsaydı.. I-ıh. Karmaşık ısıtma sistemine rağmen sıcacık olan bir kaplumbağayı terketmek haksızlık olurdu. Motor da ısınmıştı. Artık yolculuk zamanı gelmişti işte.. Hafif hafif gaza bastı ve yola koyuldu... Önüne iki tabela çıktı. Birbirinin tam tersi istikameti gösteren iki tabela. Birinde İstanbul yazıyordu, ötekinde Ankara... Tabelalara baktı bir süre... Gözünden bir damla yaş dökülüverdi birden. Ankara'ya giden yolu gösteren tabela daha cazip geliverdi. İstanbul'da olmak istemiyordu. Hiç değilse bir süre için... Saat biri geçiyordu ve İstanbul'da olmak istemiyordu. Çok sevdiği İstanbul Kaplumbağa'nın arkasında kalmıştı. Kaplumbağanın hız göstergesi yüzü geçiyordu. Göstergeye inanamadı. Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Sonra kendi kendine "Kaçla gidiyorsa gidiyor. Gidiyor ya işte" dedi ve bastı gaza gücü yettiğince... * * * "Biliyor musun" dedi Ali "Şu çatırdaya çatırdaya yanıp gitmekte olan mum gibi eriyip yok olan o kadar çok gazeteci tanıdım ki.. Kendinim de genç arkadaşlarımın da böyle yok olup gitmesini istemiyorum. Evet, belki insanlara küfrediyorum, bağırıp çağırıyorum ama bunu hep onların iyiliği için yapıyorum. Daha doğrusu kendi iyiliğim için yapıyorum." Son cümleciği söylemese, her şeyi kendi için yaptığını söylemese Pınar karşısında oturan adamın Genel Yayın Yönetmeni olmadığına yemin edebilirdi. İki yıldır birlikte çalıştığı adam buydu işte. Her şeyi kendi için yapan adam.. Şimdi de Pınar kendi için bir şey yapacaktı... "Benim de sadece kendim için bir şay yapmama izin verir misin?" dedi hafif tedirgin... "Şu anda izin verecek, ya da vermeyecek durumda değilim." Bu Ali deli ederdi insanı. "Tabii" dese kıyamet mi kopardı yani.. "Tabii desen kıyamet mi kopar yani." Ali sırıtarak cevap verdi. "Tabii..." Ali'yle başa çıkmak mümkün değildi. "Seninle başa çıkmak mümkün değil." "Hadi, ne söyleyeceksen söyle.." "Önemli değil." "Ne demek önemli değil! "Kendim için bir şey yapmak istiyorum." diyorsun, sonra da "Önemli değil." diyorsun. Ondan sonra da küfür ediyorum diye bana kızıyorsun." "Peki, peki. Sormak istediğim şu... Benim hakkımda ne düşünüyorsun?" "Hangi konuda?" "Gazetecilik konusunda..." "Keşke başka bir konuyala ilgili olsaydı." dedi Ali.. Pınar için intikam canları çalmaya başlamıştı. İki yıldır bu anı bekliyordu. O hınzır herif köşeye sıkışmıştı. Cevap vermek istemediği bir sorunun muhatabıydı şu anda. "Bir kere bir gazeteci olarak cevabından emin olmadığın hiç bir soruyu sormaman gerektiğini öğrenmiş olman gerekirdi." dedi Ali. Bu adam Pınar'ı deli edecekti. Lafı istediği yöne doğru çekmekte üstüne yoktu. Ama Pınar da onun öğrencisi sayılırdı. İki yıldır onun rahle-i tedrisatından geçmişti. Altta kalmaya hiç niyeti yoktu. "Sorunun cevabından emin olmadığımı nereden çıkardın" deyiverdi. Sorunun cevabından hiç emin değildi oysa. "Aferin." dedi Ali. "Aferin. İyi yoldasın." Pınar çatalı aldı ve Ali'nin Ağzına doğru uzattı. "Konuyla ilgili açıklamalarınızı bekliyoruz. Kamuoyunu aydınlatın lutfen." Ali gülümsedi.. "Hiç fena değil." dedi. Pınar kaptırmış gidiyordu. "Hiç bir açıklama yapmıyorsunuz, sonra da medya uydurma haber yazıyor diye kızıyorsunuz. Lutfen ne diyecekseniz deyin yoksa biz bildiğimizi yazarız." "Çok tatlısın." Pınar bir an kala kalmıştı. Bu laf çok hoşuna gitmişti ama bu hınzır, bu alçak harif lafı yine dolandırıyordu, buna izin veremezdi. "Halk laf salatasından bıktı Ali Bey. Lutfen konuyu dağıtmayın." Pınar hafif kekelese de bu tavır Ali'nin hoşuna gitmişti. Pınar bunu hissediyordu. Ali gülümsedi... "Bak Pınar, eğer elindeki çatalı gözüme sokmaya devam edersen tehdit altında senin için iyi bir kaç laf edebilirim ama bu ne senin işine yarar ne de benim." Pınar hafif utanarak, belli belirsiz bir pot kırdığını hissederek çatalı indirdi. "Özür dilerim." diyebildi sadece.. "Yoo, özür dileme. Asıl ben senden özür dilerim. Kim bilir belki de fikrimi gözüme çatal sokulmadan söylemem gerekirdi. Sadece sana da değil. Bütün gün eziyet ettiğim herkese." * * * Pınar o sırada Sapanca'yı geçiyordu. Nerede biteceğini bilemediği bir yolda durmadan gidiyordu. Kaplumbağası sıcaktı ve deposu da doluydu.. * * * Ali'nin bu lafı söylerkenki suratını canlanıverdi gözünün önünde. Soluk mum ışığının aydınlattığı masada karşısında iki yıldır hep gördüğü bir surat ve hiç görmediği bir ifadeyle karşı karşıyaydı. "Bak Pınar, bu gazetede sana haksızlık edildiğini düşündüğüne eminim." Doğruydu. Ama Pınar yine de.. "Hiç de değil." deyiverdi.. "Bak fıstık, gel bir saat hiç yalan söylemeyelim, olur mu... Her evin bir odası eksiktir. Şimdi seni durup dururken gazetenin Genel Müdürü yapsalar bir kaç ay sonra "Yahu niçin bana yüzde 25 hisse vermiyorlar." diye dertlenmeye başlarsın. "Yalan mı?" Pınar tam "Yalan, hem bundan nasıl bu kadar emin olabilirsin ki." diyecekti ki Ali buna izin vermeden devam etti. "Bundan eminim, çünkü ben böyle düşünüyorum. 34 yaşımdayım ve Babası gazete patronu olmayan en genç gazete Genel Müdürü olmak için yanıp tutuşuyorum." "Sahi mi?" Pınar bu lafı ettikten sonra ne kadar aptalca bir laf ettiğinin farkına vardı. Ne yani, Ali Genel Müdür olmak istiyor olamaz mıydı.. "Sahi tabii. Şerefe." Pınar Ali'nin beyaz şarap dolu kahehi kaldırdığını son anda farketti. "Şerefe." "Neyin şerefine?" Pınar yine kalakalmıştı. Gerçekten, kadehler neyin şerefine kalkıyordu ki.. Sonra birden kadehi kendi kaldırmadığını hatırladı. "Bunu sen söyleyeceksin." "Farkında mısın, sen derken ağzın hep siz demek için açılıyor.." "Kolay değil, alışkanlık " "O halde bana sen demenin şerefine içelim.. Bakarsın bir zaman sonra da bana Ali demene içeriz." Pınar bu lafın üzerine Genel Yayın Yönektmeni kadar küfürbaz olmak istedi. Herif onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu... Bu konuşma onu hem sinirlendiriyor, hem de müthiş keyif veriyordu.. Ali bir kere daha "Şerefe" dedi ve kadehini Pınar'ın kadehine vurmak için hareketlendi. Pınar kadehini çekiverdi ve Ali ıskaladı. Pınar zafer kazanmış bir komutan gibi kadehini uzattı ve ağzından üç harften oluşan bir tek kelime adeta dökülüverdi... "Ali..." "Çıııııııın" Bu ses iki kadehin tokuşmasından çıkmıştı... Şarap buz gibiydi ve krallara layıktı. Pınar büyükçe bir yudum içtikten sonra oturduğu sandalye koltuk karışımı zımbırtıya iğreti bir rahatlıkla yaslandı ve: "Ali" dedi, "Ha, bu arada sakın korkma, gazetede sana Ali Bey demeye, siz demeye devam edeceğim. Ama şimdi madem Ali diyorum, bana Genel Yayın Yönetmenim olarak değil, aynı yerde çalışan sıradan biri gibi cevap ver. Benden adam olur mu.." Bir an Ali'ye hınzırlık yapma fırsatı verdiğini düşündü ve: "Sakın senden adam olmaz, kadın olur diye başlama, olur mu." diye ekledi... Ali bu uyarı karşısında müthiş keyif almıştı. Pınar'ın o ana kadar görmediği bir ifadeyle gülümsedi. Ne gülümsemesi, güldü. Bütün dişleri görünüyordu. "Adam olacak çocuk.." der demez Pınar atıldı.. "Bokundan belli olur falan da deme." deyiverdi. Ali'nin gülümsemesi sessiz bir kahkahaya dönüşmüştü. "Çok tatlısın" dedi yine. "Çok tatlısın ve ilerde en az benim kadar alçak biri olacaksın." dedi... "Allah emrin altına girecekleri senden korusun." "Emrim altında birileri olacağını nereden çıkarıyorsun ki." "Ben genel müdür olunca benim yerime birine ihtiyaç olacak, öyle değil mi." "Genel Yayın Yönetmeni mi olacağım." "Şu sıralar senden daha alçağı yok." "Genel Yayın Yönetmini olmak için alçak olmak şart mı?" Ali bu soruya hemen cevap veremedi. Pınar'ın istediği de buydu zaten. Her hangi bir sorunun karşılığında Ali'nin bir kaç saniye düşündüğünü görmek.. Ali ilk kez zor durumdaydı. Pınar da geleceğin alçak Genel Yayın Yönetmeniydi. "Şerefe" dedi Pınar buz gibi beyaz şarap kadehini kaldırıp.. Ali Pınar'a o ana kadar hiç bakmadığı gibi baktı ve televizyon programında kullandığı en kalın sesini kullanarak cevap verdi. "Şerefe..." O gece fazla uzun sürmedi. Ali bir televizyonun canlı yayın konuğuydu ve Elektrik Bar'dan programın başlamasına bir saat kala çıkmışlardı. Pınar Ali'yi televizyon stüdyosu'nun kapısına kadar bırakmış sonra da programı seyretmek için son hız evinin yolunu tutmuştu. Program başladığında bir saat önce karşısında oturan Ali gitmiş yerine gündüzleri görmeye alıştığı Ali Bey gelmişti. Tek farkı küfür etmemesiydi. Konuşulan konuysa, Pınar'a göre bile insanı küfretmeye sevkediyordu.. Sanat ve politika.. Herifin biri çıkmış opera ve balenin gavur icadı olduğunu, pornografi olduğunu, böyle bir şey için de tüyü bitmemiş yetim hakkı yedirilmeyeceğini söylüyordu. Ali de cevaben şunları söyledi.. "Beyefendi, hayatınızda hiç bale seyrettiniz mi?" "Hayır!" "O zaman baleyle benim arama üçüncü şahıs olarak giriyorsunuz. İki şey birbiri hakkında olumlu düşünüyorsa... üçüncülerin... bu ilişkiye karışması doğru olmaz." Daha bir alay laf edilmişti ama Pınar'ın kararını vermesi için bu kadarı yeterliydi... Ali!.. Bu adamla bir kere daha yemeğe çıkması artık Allahın emriydi... Derdi yemek yemek değildi, bağcıyı dövmekti... Ali bunu haketmişti. Özetle... Pınar... Ali'yi.... * * * Akyazı geride kalırken Pınar sonu belirsiz yolculuğunun keyfini ve ıstırabını birlikte yaşıyordu. Televizyonun karşına geçip pineklemektense otoyolda yol gittiğince gitmek daha keyifliydi. Geride bıraktıkları çok sevdiği şeylerdi. Sevdiği, ama ulaşamadığı şeyler. Hani elini uzatıp da dokunamadığı şeyler. Önündeyse belirsiz bir yol vardı. Geri dönüp çok sevdiği şeylerin ona verdiği ıstırabı mı yaşamalıydı, yoksa sonu belirsiz yolda durmadan gidip hiç değilse kaplumbağasıyla kendi arasına hiç bir şeyin girmeyeceğinden emin gaz pedalına basmak mı... Otoyollarda geri dönüş imkanı zaten yoktu. Daha bir bastı gaz pedalına. Kaplumbağası daha hızlı gitmiyordu. Ama Pınar bir yere yetişmek sevdasıyla yanından vınnn diye geçip giden yeni model ve çok pahalı arabaları umursamadan ve nereye gittiğini bilmeden ağır aksak gidiyordu... Gidiyordu ya... * * * |
||
|