|
Can Bey,
Theope üzerine bir yazı yazıp şöyle diyorsunuz: "İyidir kötüdür bilmem".
İyi mi, kötü mü olduğunu dahi bilmediğiniz bir eser üzerine neden bir
şeyler yazmaya koyuluyorsunuz? İyi mi, kötü mü olduğunu dahi bilmeden
bir eser üzerine ne yazılabilir ki? Bir tiyatrocu, bir oyunun iyi mi,
kötü mü olduğunu dahi bilmiyorsa ne biliyordur? Bu tam bir "geyik
muhabbeti" değil mi?
Peşinden, iyi mi, kötü mü olduğunu bilmeseniz de, şunu bildiğinizi ileri
sürüyorsunuz: "'Theope' maalesef 'sahne eseri' olma özelliklerinin
önemli bölümünü taşımamaktadır". Ama bunun da bilgi değil, sadece boş
bir iddia olduğu anlaşılıyor. Temellendiremediğiniz, açıklayamadığınız,
kanıtlayamadığınız, boş bir iddia. Theope, "sahne eseri" olmanın
hangi önemli özelliklerini taşımamaktadır? Gösteremiyorsunuz. Gösterin
ki, biz de artık Theope üzerine konuşmanın "geyik muhabbeti" olduğunu
anlayalım. Bunu yapmadan konuşmak, tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Coşkun Büktel (sizin yaptığınız gibi boş iddialarla "geyik muhabbeti"
yapacağına) "sahne eseri" veya "yönetmen tiyatrosu" geyiklerinin
Theope'yi neden ve nasıl vandalca budayarak tanınmaz hale getireceğini
gösterdiği halde, hatta "sahne eseri" veya "yönetmen tiyatrosu"
muhabbetlerindeki koca geyiği "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" (Kaknus,
2001) adlı bir kitabında kıskıvrak yakaladığı halde, siz hala Theope'nin
"vandalca budanarak" tanınmaz hale getirildiğine katılmıyorsunuz. Ali
Taygun'un Theope üzerindeki tasarruflarını vandalca budama olarak
görmüyorsunuz ve neden böyle görmediğinizi de açıklamak, kanıtlamak
ihtiyacı duymuyorsunuz. Peki, her ne kadar arkasında durduğunuz için
sorumlu olsanız da, Ali Taygun'un tasarruflarından sorumlu tutmayalım
sizi. Sizi, Theope'nin vandallık etmeden budanabileceği, sahne eseri
haline getirilebileceği tezinizden sorumlu tutalım ve bu tezinizi
kanıtlamanızı bekleyelim. Yani, siz kendiniz gösterin, Theope'nin
vandallık etmeden budanabileceğini ve sahne eseri haline
getirilebileceğini. Bu tezinizi kanıtlayın ki, biz de artık Theope
üzerine konuşmanın "geyik muhabbeti" olduğunu anlayalım. Bunu yapmadan
konuşmak, tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Bir de, yazarlığı kız babası olmaya benzeterek, eser- kızla
yönetmen-oğlan odaya girip kapıyı kapayınca yazar-babanın dışarıda
kalması gerektiğini söylüyorsunuz. Anlaşılan, siz yönetmenler illa
eseri kız olarak görüp, sonra da ona tecavüz etme hevesindesiniz. Burada
bir sapkınlık var. Daha isabetli bir benzetme bu sapkınlığı göstermek
açısından işimizi kolaylaştıracak; bunun için Beethoven'ın 9. Senfoni'yi
orkestra şefine verdiğini ve şefin benzer şeyler söylediğini düşünün:
"Şimdi siz babasınız, 9. Senfoni sizin kızınız ve ben de kızınızla bir
odaya kapanıp kapıyı kilitleyeceğim, siz yanımıza gelemezsiniz; artık
karışmayın, o bana ait; odada orkestra olup olmadığını da sormayın, bana
güvenin artık, ben ırz düşmanı mıyım? Kızınızı kilitli odada sahne
metnine dönüştüreceğim." Bu şefin konuşmaları, tam bir "geyik muhabbeti"
değil mi?
Veya bu şefin Beethoven'a "Yok kardeşim, benden iyi mi bileceksin? Koral
bölümü çıkaracağım; senfoni mi yazıyorsun, opera mı?" diye sorduğunu
hayal edebiliyor musunuz? Veya şefin şöyle dediğini: "Ya Beto... bu
kemanlardan sıkıldık artık ya; yenilik istiyoruz; ben keman yerine zurna
koyacağım; sahne metnine dönüştürüyorum 9. Senfoni'yi"? Ya da şefin şunu
söylediğini hayal edebiliyor musunuz: "Bu kadar uzun müzik mi olur?
İbrahim Tatlıses'ten haberin yok mu senin hiç Ludwig; iki dakikalık
parçalar daha çok tutuyor; onun için iki dakikaya indiriyorum 9'u"? Bu
şefin konuşmaları, tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Bir şef, ırz düşmanı değilse, herşeyden önce çalacağı eserin iyi mi,
kötü mü olduğunu bilir ve eseri iyi bulmuyor ya da sevmiyorsa, çalmaz.
Sonra, (tabii yine, eğer bu şef ırz düşmanı değilse ve) çalacağı eserde
kusurlar olduğunu sanıyorsa, besteciyle (yani Beethoven'la) konuşup ya
onu ikna eder, ya da kendi ikna olur. Bu aşamalar geçildikten sonra da,
kendini Beethoven'la bir tutmak veya ondan da üstün görmek yerine,
kompleksle davranmak yerine, hayran kalıp çalmak istediği eserin
bestecisine yakın olmaya çabalar ve böyle bir fırsat varsa, bu fırsatı
en iyi şekilde değerlendirmek için elinden geleni yapar. Çünkü hayran
kalıp çalmak istediği eseri daha iyi anlamak ve aktarmak için, bu eşsiz
bir fırsattır.
İkinci yazınızda da, yazarı kumaş üreticisine benzetiyorsunuz ki, bu da
çok abes. Kumaş kelimelerdir, yazar ise bu kelimelerle hayat kuran kişi.
Yazar kumaş üretmez; kumaşın nasıl "kesileceği", "biçileceği",
"delineceği" ve sonunda ne elde edileceğini belirleyen kişi yazardır,
yönetmen değil. Yönetmen, kendini tasarımcı sanmayacak, terzi olduğunu
bilecek ve tasarımcının yarattığı modeli, çıkardığı patronu sadakatle,
en iyi şekilde uygulamaya çalışacak. Tasarımda bir kusur bulduğunu
sanıyorsa, tasarımcıyla konuşup ya onu ikna edecek veya kendi ikna
olacak. Uygulamada zorlandığı için de, tasarımı budayıp, heba etmeye
kalkmayacak, görkemli bir elbiseden "taharet bezi" çıkarmayacak.
Yetenekli ve hakiki müzisyenler, sırf çalmak zor diye, Liszt veya
Paganini'yi budamaya kalkıp, onlardan "taharet bezi" mi çıkarıyorlar?
Şefin Beethoven'a şöyle dediğini hayal edebiliyor musunuz: "Senin
ürettiğin 9. Senfoni sadece bir kumaş; biz o kumaşı 'keser', 'biçer',
'deler', sonra da ister 'gömlek', ister 'masa örtüsü', ister 'taharet
bezi' yaparız. Biz 9. Senfoni'den oyun havası çıkaracağız. Kumaşın
sahibi artık biziz ve tasarruf hakkı da bizde"? Bu şefin konuşmaları,
tam bir "geyik muhabbeti" değil mi?
Veya şefin
Beethoven'a şunları söylediğini hayal edebiliyor musunuz: "Bana bak
Beethoven, sen ne sanıyosun? Kemancılar, çellocular, davulcu... bütün
bunlar senin daktilonun tuşları mı? Hayır efendim, benim daktilomun
tuşları. Sırf canım istiyor diye, her kemancıya başka nota çaldırıyorum;
davulcu sıkılmasın diye, ona obua notaları vurduruyorum; zaten klarnet
yerine de zurna koydum"? Ancak ırzla veya taharetle kafayı bozmuş bir
şef böyle konuşabilir. Hakiki bir şef ve müzisyenler ise, yorum farkı
peşinde koşmaz, 9. Senfoni'yi anlamak için didinir; yorum farkı diye
zurna kullanmaz veya 9. Senfoni'yi iki dakikalık bir "taharet bezi"ne
çevirmez; 9. Senfoni'nin ruhunu en iyi şekilde anlamak için çaba
sarfederken (ki bu sadakatsizlikle asla başarılamaz) kendi ruhu ve
tekniğiyle de ister istemez buluşur ve yorum farkı da ancak böyle
gerçekleşir, ama bu arada kendi ruhu ve tekniğini de gözden geçirmiş
olur. Klasik müzik sanatçıları, dünyada belki de en prestijli
yorumculardır, ama "kesip", "biçip" "deldikleri" ve eserin ruhuna
tecavüz edip 9. Senfoni'den oyun havası veya "taharet bezi" çıkardıkları
için değil, tevazu, sadakat ve yetenekle çalacakları eserlerin ruhlarına
nüfuz etmeye çalışıp kendi ruhlarından bir şeyler damıttıkları için.
Coşkun Büktel'in "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" diye nitelediği
Theope üzerine; böyle nitelenmesine kimsenin itiraz edemediği Theope
üzerine; hatta Seçkin Selvi'nin "İnsanı sinirlendirecek kadar mükemmel
yazılmış bir oyun" diye nitelediği Theope üzerine; Memet Baydur'un
"kendi oyunlarımın hepsinden daha çok beğeniyorum" diye nitelediği
Theope üzerine; Cüneyt Türel'in "Türk tiyatrosunda yepyeni bir kulvar
açıyor" diye nitelediği Theope üzerine; Cihan Ünal'ın "Hayran oldum"
diye nitelediği Theope üzerine; Hasan Ali Toptaş'ın "Büyülendim" diye
nitelediği Theope üzerine; ve herşeye rağmen Ali Taygun'dan Özdemir
Nutku'ya ve oradan size kadar, Türk tiyatrosunun en haksız ve en büyük
"geyik muhabbeti"yle mahkum edilen Theope üzerine, sadece yazarı Coşkun
Büktel'in mücadele vermiş olması mı "geyik muhabbeti"dir? Yoksa, Coşkun
Büktel'in bu mücadelesini "geyik muhabbeti" olarak nitelemenin kendisi
mi? Mesela, faili meçhul Uğur Mumcu cinayetinin hesabını sormayı
sürdüren Mumcu yakınlarıyla avukatları mı "geyik muhabbeti"
yapmaktadırlar, yoksa bu soruşturmanın uzamasını "geyik muhabbeti"
olarak niteleyenlerin bizzat kendileri mi? Üstelik, Theope'nin failleri
de meçhul değil. Theope'nin hakettiği şekilde sahnelenmeyişi, failleri
meçhul olmayan ve yıllardır sürekli tekrarlanan hunhar bir cinayettir.
Bu sadece Theope ve yazarına karşı işlenmiş hunhar bir cinayet değil,
aynı zamanda halka ve Türkiye'deki kültür hayatıyla, bilinç iklimine
karşı da işlenmiş hunhar bir cinayettir. Ve bu hunhar cinayet
karşısında, taraf olmama hassasiyeti, ancak katillerle işbirlikçilerinin
"geyik muhabbeti"dir.
|